Sosyolog ve aile danışmanı Ahmet Akseki’yle iki bölümden oluşan, çok keyifli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızın ilk bölümünde; hayallerini, Kurtlarla Koşan kadınlar kitabını, mutluluk peşinde koşan modern dünya insanının anlamı nerede bulabileceği üzerine konuştuk. Keyifli okumalar…


Niceliksel verilerin ötesine geçerek, bize biraz kendinizden ve hayallerinizden bahsetmenizi istesem; neler söylersiniz?

Hayatımda eksikliğini en çok hissettiğim şey; hayal kurabilmek. Bizim ülkemizde gerek aile gerekse kültürel normlardan dolayı eğitim hayatı boyunca çocuklarımıza hayal gücü veya soyut düşünceyi öğretemiyoruz bir türlü. Dolayısıyla burada bir açık var. Kişi büyüdükçe, yetişkin oldukça hayal gücü kurma yetisi de olmayınca, toplumun da bir hayali oluşamıyor. Hayal kuramamak, hayal gücünden yoksun olmak, bizim en büyük handikapımız bu yaşam içerisinde. Dolayısıyla benim en büyük hayalim; hayal kurmayı genişletebilmek. Bunun için çocuk olmaya ihtiyacımız var. En büyük hayalim o çocukluğu yeniden yakalayabilmek. Büyüdükçe yaratıcılığımızı, spontanlığımızı, cesaretimizi kaybediyoruz. Bir çocukta bunların hepsi var. Akışkan bir şekilde bunları gerçekleştirebiliyorlar. Spontaniteden kastım da; kendiliğinden oluşan, içinden geldiği gibi yani, doğaçlama değil. Doğaçlama da; belirli bir plan ve proje içerisinde çünkü. Birde cesaret konusu var; cesaret yaşımız ilerledikçe tamamen kayboluyor. Ama bir çocukta; yaratıcılık, cesaret ve spontanite bunların hepsi var. Ve bunların hepsi birleştiği zaman bir aşkın olma hali gerçekleşiyor, bu da hayal kurmakla ilişkili. Bunu hayal ediyorum.


Aslında hayatımız boyunca ulaşmak istediğimiz şey; bir çocuğun saf ve kirlenmemiş zihin haliyse; neden onun izini takip etmek yerine, onun bizim izimizi sürmesine izin veriyoruz?

Doğruyu biz biliyoruz da, çocuklar bilmiyor gibi sanki. Çocukları hem kendi aile normlarımıza hem de kültürel normlarımıza uyarlamaya çalışıyoruz. Ve çocuklarda ki yaratıcılık kayboluyor bu normlardan dolayı. Buna hakkımız yok aslında. Yani her çocuk özgün olmalı. Özgün olmak; kendisine ulaşabilmek ile ilişkili. Biz büyüdükçe, bunları kaybediyoruz. Çocuğu izleyebilmek yerine ona kendi normlarımızı dayattığımız sürece yaratıcılık olmayacaktır. Sadece ders geçen, dersinde başarılı olan, toplumun bütün normlarına uyan bir çocuk bizim gözümüzde başarılı. Psikiyatrist Jacob Levy Moreno bir gün düşünmeye başlar; bu hastalar niye iyileşemiyor diye ve gider bir çocuk parkına oturur. Orada bakar ve görür ki; çocukların hepsi rolden role girebiliyorlar. Doktorken, bir an da anne rolü; anneyken taksi şoförü veya bakkal rolü oynayabiliyorlar. Ve bunları yaparken hiçbir çaba sarf etmiyorlar. Gözlemleri sonucunda psikodramayı icat ediyor. Hayatta böyle; rolden role girebilmek. Hayatın tek bir kutbunu yaşıyoruz; şu anda yaptığımız iş neyse kendimizi o meslek grubu üzerinden yaşamaya ve tanımlamaya çalışıyoruz. Doktorsak, doktor kimliğimiz her yerde geçerli; evde de, markette de, takside de. Bu hayatın tek bir kutbunu yaşamak. Hayatın başka olasılıkları da var yani. Başka yerleri de var. Oralara bakmayı da becermeliyiz. Bunun için bir çocuk kadar rol becerimizin gelişmiş olması lazım. Ve arkasından da müthiş bir yaratıcılık gelmemesi mümkün değil; tıpkı çocuklarda olduğu gibi.


Sizinle en son sohbetimizde Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuduğunuzdan bahsetmiştiniz. Kadınlar tarafından oldukça ilgiyle okunan, bir rehber ve başucu kitabı niteliği taşıyan Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabına dair izlenimleriniz nelerdir?

Biz sadece anne ve baba değiliz. Yarı anne, yarı babayız. Genlerimizin yüzde ellisini anneden, yüzde ellisini babadan alıyoruz. Dolayısıyla her kadının içinde bir eril güç, her erkeğin içinde de bir dişil güç var. İçimizdeki erkeği veya içimizdeki kadını tanıyamadan ölüp gitmek de var. Bir erkek olarak, kadın arketipleri üzerinden, dişil gücü keşfetmeye çalışıyorum. Çünkü kadınların şöyle bir avantajı var; onlar Eros’tan inisiye olarak doğuyorlar. Dolayısıyla ilham, yaratıcılık ve sezgi onlarda var. Bunlar için bir çaba sarf etmelerine çok fazla gerek yok. Ama bir erkek için durum öyle değil. Neden ben de de olması gereken ilham, yaratıcılık ve sezgiyi de keşfetmeyeyim? Bunları keşfedebilmem için dişil gücümü bulmam gerekiyor. Clarissa Estes, Jungcu bir psikiyatrist. Bu kitabı 22 senede yazmış ve ben de bundan faydalanıyorum. Kendi dişil gücümü bulmak için, meslek icabı da kadınlarla empati kurabilmem için kadın arketiplerini de tanımam gerekiyor. Tabii masalların da çok büyük etkisi var insanın kendisini tanıma yolculuğunda. Dolayısıyla çok önemli bir kitap olduğunu düşünüyorum. Hem kadınlar için hem de erkekler için. Kadınlara şunu tavsiye ediyor Estes; bilinçdışı ve bilincin toplamından oluşan psişe; şair ve kâhin gibi konuşur, bu sesi dinleyin, yani psişenin derininden gelen o mitolojik öyküyü, şarkıyı dinleyin. Arketiplerle ilgilenmemiş olan kadınlara bunu şöyle sorabiliriz: İçinde kaç kadın var? Hepsini tanı, hepsini bil. Bunları bilmek, insanı kendini bilmeye götüreceği için önemli bir kitap diye düşünüyorum.


Wilhelm Schmid, Mutsuz Olmak adlı kitabında anlamın, mutluluktan daha önemli olduğunu ve modern dünyada giderek daha çok insanın anlam yoksunluğu çektiğini belirtiyor. Sürekli mutluluğun peşinden koşan modern dünya insanı anlamı nerede bulabilir sizce?

Bana göre mutluluk bir var olma durumudur. Mutlu olabilmemiz için bu dünyadan gelip, geçerken acılara da ihtiyacımız var. Tek kutuplu dünyada yaşamak, sadece mutlu olmayı hedef haline getirmek mümkün değil yani. Çünkü biz acılarımızla beraber varız ve mutlu tarafımız da var. Her iki kutbu da yaşıyoruz. Mutluluğa çok fazla anlam yüklüyoruz. Özellikle modern ve postmodern toplumlarda mutluluk çok fazla ön plana çıkartılıyor. Reklamlarda: "şu arabayı satın alırsan; mutlu olursun", "bu evi satın alırsan; mutlu olursun" mesajları veriliyor. Dolayısıyla iyi bir arabaya ve iyi bir eve sahip olduğumuzda, çocuğumuza iyi bir eğitim aldırdığımızda, zannediyoruz ki; mutlu olacağız. Hâlbuki bunların hepsini yapabildiğimiz halde hala bir boşluk hissedebiliyoruz. Böyle akışkan ve modern toplumlarda yaşamak zorunda olan bireyin yaşam sanatı performansının ne anlama geldiği tartışmalı da olsa; mutlulukla, mutlu olmak isteğiyle doğrudan bağlantılı. Kişi bu dünyada mutlu olmak istiyor değil mi? Ama toplum halinde yaşamak da sorumluluk getiriyor. Kendinizi, toplumdan soyutlayamazsınız. Kişi yalnızca kendisini değil, diğer insanları da gözetmek zorunda. Yaşayan bütün insanları da gözetmek zorunda. Fakat tüketim toplumu mekanizmaları içerisine çekilmiş modern insan, mutluluk arayışında toplumsal gerçekliği bir kenara bırakıp, kendini merkeze alarak hareket ediyor. Çünkü bu da insanlara bir şekilde reklamlar, kişisel gelişimciler tarafından empoze ediliyor: "Bir tek sen varsın", "Akışta kal" gibi.


Bireyselliğe inandığı için çoğunlukla mutsuzlukla cebelleşmek zorunda kalıyor, modern insan. Hâlbuki birey kendisiyle birlikte toplumu da gözetmek zorunda. Kendi başına mutluluk yok. Böyle bir toplumda yaşayıp da; sadece siz mutlu olabilir misiniz?


Neden mutluluk mücadelesi başarısızlığa mahkûmdur? diye soracak olursak; iki nedeni üzerinde durmak isterim. Birincisi; insanın istekleri doyumsuzdur. Mutluluk dediğimiz şey ileri derecede engellenmiş, çocukluk döneminden başlayarak engellenmiş ihtiyaçların doyurulmaya çalışılmasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum ben. Bu sürekliliği olmayan bir olgu zaten. Biraz Freudyen bir bakış açısı oldu :)


Yaşamımızda imkânlar daha en başından, kendi yapımızda sınırlandırılıyor. İnsanın programında mutluluk olmaması, insanın yapısının neslinin devamı ve bunun korunması üzerine olması; mutluluğa hep aranması gereken bir şeymiş gibi bakmamıza neden oluyor.


İkinci neden de; dünyada var olmamızın doğasından kaynaklanıyor. Varoluşun koşulları gereği haz ve sonsuz arzularımızı sınırsız sayıda acı olasılığı ile eşleştiriyoruz. Burası çok ilginç olabilir. Biz üç kaynak tarafından acı çekmekle tehdit altındayız; kendi bedenimiz, dış dünya ve son olarak da biraz önce bahsettiğim diğer insanlarla olan ilişkilerimiz. Bu son kaynaktan gelen acı belki de diğerlerinden daha fazla etkili. Toplumsal travmaları her geçen gün test ediyor, yaşıyoruz ve toplumsal bir travma yaşadığımız zaman kendimizi bundan soyutlayamıyoruz da. Toplumla beraber hareket etmek, toplumla beraber mutlu olmak; bana kalırsa en güzeli. Bireysellikten mümkün olduğu kadar uzaklaşmak veya toplum için yardım kuruluşlarına destek vermek, yardımlar yapabilmek, insanlık için bir şey yapabilmek. O zaman hayatın anlamı dediğimiz, içi boş hissettiğimiz o boşluğun içini doldurabiliriz.


Bir doğum tarihiyle beraber var oluyoruz bu dünyada. Bir de ölüm tarihimiz var. Sadece bu dünyada var olan; linear bir zaman dilimi içerisine sıkıştırılmışız ve linear akan bir zaman dilimi içine sıkıştırılmış olmamız; insanın en büyük varoluşsal acısı zaten. Bundan dolayı da hep kaybetmiş olduğu cenneti özlüyor insan. Cennet de birinci etapta annemizin karnı, anneden, Bir’den ve bütünden koptuğumuz o an. Hepsi birbirine bağlı travmalardır aslında; Bir’den, bütünden, anneden kopma hali. Bu linear akan zaman dilimi içine sıkıştırıldığımızı hissettiğimiz için, dış dünyaya yönelik hazlarımızı tatmin ettiğimiz halde; bu boşluk hissi hiçbir zaman kaybolmuyor. Dolayısıyla da hep o kaybettiğimiz cennete dönme, zamansızlık, anne karnı ve daha büyük Bir’lik, bütünlük haline dönme isteğimiz var ve mutluluktan çok, acıyla var oluyoruz bu dünyada. Freud’un da haz duygusu dediği; yani hayatta ki bütün haz duyduğumuz şeyleri yapma isteği, anne karnına dönmekle ilişkilendirilir.


Buradan sökülüp, atılmak; dış dünyaya gelmek de; insanın en büyük tarvması oluyor bu durumda. Hazzın öbür kutbu da, kaybı oluyor. Yani insanın anne rahmindeyken güvendiği ortama özlem duymasına neden oluyor. İnsan aslında sahip olduğu bu cenneti kaybettiğini biliyor. Rahimdeki, güvenli bölgeden ayrılmak bütün hayatta ki kaygılarımızın, korkularımızın kaynağını teşkil ediyor. Bütün kaygımız burada başlıyor. Bütün duygular bize ait. Bundan soyutlayamayız kendimizi.


Röportaj: Sinem Uslu


Röportajın 2. bölümü: Gördüğü rüyayı anlamlandırabilen kişi "öz" kendisini daha iyi tanır



Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.