Modern dünya, bize özgürlük vadederken irademizi de ince iplerle kendine bağlıyor. Bugün artık kararlarımızı tek başımıza aldığımızı sanmak, sadece tatlı bir yanılsama. Geçen hafta üzerinde konuştuğumuz cüzdanımıza sızan “sessiz ortak”, çağdaş yaşamın getirdiği dijital bir illüzyon. Telefon ekranının arkasına gizlenen bu ortak, biz fark etmeden kararlarımızı şekillendiriyor. Kendi kazandığı parayı özgürce harcadığını zanneden kadının cüzdanına sızıyor.
Beynimizin hızlı ve mantıksız çalışan duygusal ve sezgisel düşünme mekanizmasını ele geçiriyor. Bizi anlık bildirimler ve kişiselleştirilmiş reklamlarla avlarken rasyonel düşünme yetimizi, yani yavaş, mantıksal, bilinçli ve çaba gerektiren düşünme şeklini tamamen devre dışı bırakıyor.
Peki, telefonu çantamıza koyup alışveriş merkezine (AVM) girdiğimizde özgürlüğümüze kavuşuyor muyuz? Maalesef hayır. Cüzdandaki o sessiz ortak, biz ekranı kapattığımızda yok olmuyor sadece biçim değiştiriyor. Algoritmaların telefon ekranında açtığı o dipsiz kaydırma tünelleri, fiziksel dünyada karşımıza beton koridorlar, yürüyen merdivenler ve sonsuz ürün rafları olarak çıkıyor. Çevrimiçi alışverişte bizi sepete yönlendiren görünmez el, gerçek dünyada bizi bir labirentin içine bırakıyor.
Tüketim labirenti
Aslında AVM’ler insanların sosyalleşmesi için tasarlanmıştı. Ancak sistem bunu bir ‘tüketim labirenti’ haline getirdi. Hikaye çok ironik.
Modern AVM’lerin mucidi ve "AVM'lerin babası" olarak nitelenen Gruen, vizyoner bir mimar ve şehir planlamacısıydı. 1903 yılında Viyana'da doğmuş, 1938'de Nazi işgalinden kaçarak cebinde sadece 8 dolar ve hiç İngilizce bilmeden ABD'ye göç etmişti. Amerika'daki banliyö yaşamını kökten değiştiren projelere imza atmıştı. Gruen aslında banliyöleri yok etmenin aksine, Amerikan banliyölerindeki ruhsuz ve dağınık yerleşime bir "kalp" (merkez) kazandırmak istiyordu. Viyana'daki gibi insanların yürüyerek sosyalleşebileceği, içinde kütüphane, kreş, park ve doktor muayenehaneleri olan komünite merkezleri hayal etmişti. Ancak geliştiriciler sadece kâr getiren ‘alışveriş’ kısmını aldılar. Etrafını da kilometrelerce uzanan devasa otoparklarla sardılar. Bu durum banliyöleri kurtarmak yerine, otomobil bağımlılığını ve kontrolsüz banliyö büyümesini daha da körükledi. Kapitalizm, Gruen’in bu insani tasarımını aldı ve tarihin en büyük kitlesel hipnoz araçlarından birine dönüştürdü. Yarattığı AVM konseptinden ve bu yapıların ulaştığı noktadan hayatının son döneminde çok derin bir pişmanlık duyan Gruen, 1978'deki bir konuşmasında şunları dile getirdi:
"Bana sık sık alışveriş merkezlerinin babası denir. Bu fırsatı kullanarak babalığı bir kez ve sonsuza dek reddetmek istiyorum. Bu alçakça gelişmelere nafaka ödemeyi reddediyorum. Şehirlerimizi mahvettiler."
Düşünceleri kapıda bırakmak
Bugün psikoloji ve pazarlamada kullanılan ‘Gruen Etkisi’, bir tüketicinin bir mağazaya veya AVM'ye girdikten sonra kafa karıştırıcı tasarlanmış koridorlar, ışıklar ve atmosfer nedeniyle dürtüsel yani plansız alışveriş yapmaya başlaması durumudur. Gruen, bu mimari manipülasyonu insanların mekânda daha fazla vakit geçirip sosyalleşmesi için tasarlamıştı, ancak perakendeciler bunu satışı artırmak için kullandı.
Mağazanın kapısından içeri adım attığınız o ilk saniyeyi düşünün… Sizi karşılayan o hafif rüzgar, fonda çalan ritmik ama sakin müzik ve burnunuza gelen o tanıdık koku tesadüf değil. Burası ‘basınç düşürme bölgesi’dir; dışarıdaki caddenin stresini, hızını ve en önemlisi rasyonel düşüncelerinizi o kapıda bırakmanız için tasarlanmıştır. İçeri girdikten hemen sonra ise beyniniz sessizce havlu atar.
“Bunu hak ettin!”
AVM’lerde ve büyük mağazalarda asla pencere ve saat bulunmaz. Zamanın akışı unutulur. Yürüyen merdivenler sizi yukarı çıkardıktan sonra, bir üst kata binen merdiveni bulmak için nedense tüm katı yürümek zorunda kalırsınız. Ya da sadece bir paket peçete almak için girdiğiniz mağazada, okları takip ederek tüm mağazayı gezmek zorunda bırakılırsınız… Beyniniz sürekli yeni uyaranlara maruz kalarak sersemlesin, mantıklı düşünen kısım yorulsun ve kontrolü; tamamen gözü dönmüş otomatik ve duygusal düşünme şekli devralsın diye.
Sonunda mekân sizi öyle bir sarhoş eder ki, cüzdanınızdaki o sessiz ortak fısıldar:
“Bunu hak ettin, sadece sepetine at."