Kafka’nın Maymunu’’ oyunuyla tanıdığımız tiyatrocu Doğukan Soykök, başarılı oyunculuğunun yanı sıra çocuklara yönelik düzenlediği drama atölyeleriyle de adından sıkça söz ettiriyor. Doğukan Soykök’le gerçekleştirmiş olduğumuz bu röportajda; dramayı ve dramanın günümüzdeki yerini, çocukların yaşadığı sıkıntıları, ebeveynlerin çocuklara yaklaşımını ve nitelikli çocuk tiyatrosu eserlerinin azlığının nedenlerini konuştuk.


Niceliksel verilerin ötesine geçerek; bize biraz kendinizden ve hayallerinizden bahsetmenizi istesem neler söylersiniz?

Ben; hiç kimseyim. Bedenimden ziyade ruhumu beslemeye ve evrendeki tüm canlıların yaşamına dokunmaya çalışan bir insanım. Anı yaşamaya, o anın tadını çıkarmaya gayret ederim. O an yanımda hangi canlı varsa, onunla karşılıklı iyilik enerjilerimizi paylaşmaya çalışırım. Yunus Emre’nin de dediği gibi: "Bir ben var benden içeri." Hala kendisini tanıyamamış, tanımaya çalışan, içini yeşertmeye, kanayan yaralarını sarmaya uğraşan bir "hiç kimse"yim. Hayatımda hiçbir zaman isimlere, statülere ve mevkilere değer vermedim. Hayallerim çok fazla değil, ama zihnimde canlandırdığım tek bir hayalim var! Üstelik bu, başarabileceğime pek inanmadığım bir hayal…A lp Dağları’nın en tepesine çıkıp, evrende bir nokta kadar yer kapladığımızı; orada yeniden hatırlamak istiyorum. Çünkü her şeye çok tepeden baktığımız bir dünyada yaşıyoruz.


Drama eğitimi çocukların gelişimi üzerinde nasıl bir etki yaratır sizce? Ve eğitim sisteminde dramanın nasıl bir yere sahip olması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Ben dramaya "drama" demiyorum. Yani, bu sadece bizim koyduğumuz bir isim diye düşünüyorum. Öncelikle dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren yaşadıklarımızın, bir insanın üzerinde nasıl bir etki bıraktığından bahsetmek isterim. Doğduğumuzda; önce sürünür, sonra emekleriz. Ardından yavaş yavaş dizlerimizin üzerinde doğrulmaya çalışırız. Sağ bacağımızı atma mekanizmamız harekete geçer, sonra sol bacak… Ve sonra eller, kollar… Sonra düşünüyorum ki; bir çocuk dünyaya gözlerini ilk kiminle açtıysa, önce onun ismini söyler… Anne, baba, babaanne, abi ya da abla…Sonra çocuk yavaş yavaş kendi ayaklarının üzerinde durmaya başlar. Peki, ayakta durmaya başlamadan önceki süreçte çocuk neler yaşar? Emeklediği dönemde koltuğa tırmanır, düşer. Masaya çıkmaya çalışır, düşer. Ama düşe kalka; doğrulmayı, sonra da ayakları üzerinde durmayı öğrenir. Tıpkı ilk insanlar gibi…Önce dört ayak üzerinde yürüyen ilk insanlar avlanmaya çalıştıklarında; başarısız olurlar. Sonra düşünmeye başlarlar: "Nasıl daha iyi avlanabilirim?" Bu soru zamanla onları geliştirir ve iki ayakları üzerinde durmalarını sağlar. Çocuklarda da süreç böyledir. Her şey zamanla ve düşe kalka olur. Dünyaya gözlerimizi ilk açtığımızda; etrafımızda hayali duvarlar yoktur. Kültür duvarlarından söz ediyorum. Bazı duygularımızın aslında doğuştan bizde olmadığını görürüz. Korku ve kibir gibi… Bunları bebeklerde ve küçük çocuklarda göremezsiniz. Çünkü bu duygular sonradan, yaşadığımız toplumun etkisiyle bize yüklenirler. Üzerimizde; büyümeye başladıkça etkisini hissettiren, görünmez eller vardır. Çocuk bir yere tırmanmaya başladığında ya da düştüğünde; hemen müdahale ederiz. Çünkü iyi bir ebeveyn olarak ona zarar gelmesini istemeyiz. Ancak fark etmeden bu iyilikle onu sınırlandırmaya başlarız. Çocuğu bu şekilde yavaşça bir kafesin kapısından içeri sokarız. Büyüdükçe okul eğitimi, gelenek ve göreneklerle; bu kafes her geçen gün biraz daha daralır. Ve çocuk, o kafesin içerisine kilitlenir. Çocuk ne yapar? Her şeyden korkar, hayattan çekinir; hep garanti içinde yaşama kaygısı taşır. Şehirlerin ortasında, o beton duvarlar arasında, kapitalist sistemin dayattığı duygularla büyür. Böylece içi boş bir hayatın ve duyguların peşine düşer. Hayal dünyasını kısıtlar. Evreni göremez. Doğayı tanıyamaz. Gökyüzüne bakmayı unutur. Bir canlıyı sevmeyi öğrenemez. Böylece yaşamaktan vazgeçer. Çocuklardan duygu ve düşüncelerini dile getirmeleri beklenmez. Hatta duygu ve düşüncelerinden bahsetmeleri adeta yasaklanır. Sürekli susmaları öğütlenir. Konuştuklarında ise saygısızlıkla suçlanırlar. Zamanla çocukların içindeki o tohumlar toprağa gömülür. Eğer çocuk dramayı hiç tanımamışsa; yaş alma sürecini hep kafesler içinde geçirmeye devam eder. Bu nedenle; drama, tiyatro, şiir yazmak gibi sanatsal faaliyetler çok değerlidir. Çünkü bunlar, çocuğun içindeki o tohumların yeşermesini sağlar. Çocuğun hayal dünyası gelişir ve bu sayede etrafındaki zincirleri, kafesleri yavaş yavaş kırmaya başlar. Bana göre eğitim sisteminde ilk sıraya konulması gereken ders; drama olmalıdır. Çünkü bize yürümenin bile töreyle öğretildiği bu coğrafyada, drama çocuklara kendilerini ifade edebilecekleri, nefes alabilecekleri bir alan sunar.





Çocuklarla çalışan kimselerin öncelikle çocukları sevmeleri gerektiği düşünülüyor. Ancak iş yükü ve maddi kaygılar zamanla mesleki ruhu geri plana atabiliyor. Sizin çocuklara olan sevginizi gözlemlemek mümkün. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İkinci soruda da belirttiğim üzere; kapitalist sistem bizi sevdiğimiz işlerden men ediyor. Sevdiğimiz işleri yapmak, duygu ve düşüncelerimizi aktarabileceğimiz alanlar yaratabilmek pek mümkün olmuyor. Ama burada şu devreye giriyor; konfor alanımızı terk etmek yani önemli olan ne kadar mücadele edeceğimiz. Ve bana kalırsa işe ilk önce çocukları sevmekle değil, kendimizi sevmekle başlamalıyız. Çünkü içimizdeki çocuğa göz kırptığımızda, onun başını okşadığımızda ve onu sevmeye başladığımızda; evrendeki her şeyi sevmeye başlıyoruz.


İnsanın içinde iyilik ve kötülük var. Doğada olduğu gibi. Önemli olan bizim hangi tarafı besleyeceğimiz. İyiliği mi, kötülüğü mü? Hayatta bizi kötülük yapmaya sevk edecek çok fazla şey var. Ama iyilik yapmak için de çok fazla sebebimiz var. O nedenle işe önce içimizdeki çocuğa sarılmakla ve onu sevmekle başlamalıyız. Sonra sadece çocuklar değil, inanın evrendeki her şeyi çok sevmeye başlıyorsunuz. Bir yaprağı incelerken; o yaprağın sadece yeşil rengini görmek değil, damarlarına kadar inebilmek…Bir ağacı seyrederken; sadece gövdesini görmek değil, toprağın altındaki köklerine kadar inebilmek…Yani kendi ruhunuzu sevmekle başlayıp, evrenin ruhuna sarılmak. Kendi hayatımdan örnek vermem gerekirse; ben çocuklarla ilk tanıştığımda ne yapacağımı bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. İşitme engelli çocuklarla ilk çalışmaya başladığımda: "Ben ne yapıyorum?" diye sordum kendime. Yanıtım: "Sen, kendini tanıyorsun" oldu. Çünkü çocukların içinde gerçek duygular vardır. Çocuklar size yalan söylemez. Çocuklar size sahte sevgiyle yaklaşmaz. Sizi sırtınızdan vurmaz. Size hep saf ve doğal sevgiyi sunarlar. Dünyadaki en gerçek şey; çocuklar… Sonra böcekler, kuşlar, yılanlar, kartallar, ağaçlar… İşte evrenin gerçekliği burada yatıyor. Benim için sadece çocuklar değil, evrendeki her canlı çok kıymetli. Topraktaki tohum da çok kıymetli. Doğanın döngüleriyle birlikte ben kendi içimi de yeniden yeşertebilmeyi öğrendim. Ve zamanla iş yüküymüş, maddi kaygılarmış; bunların hepsini bir kenara bıraktım. Çocuklarla birlikte ben yaralarımı sarmayı ve "hayır" diyebilmeyi öğrendim. Çok fazla yetişkine ihtiyaç duymamaya başladım. Mevlana’nın da dediği gibi; "Işık saçmak için önce yanmak gerekir." Ve ben önce kendi içimi yakmayı öğrendim. Bilmiyorum etrafıma ışık saçabiliyor muyum? Bu nedenle insanların kurduğu sisteme artık inanmamaya başladım. Osho; fakirliği insanların yarattığını söyler. Aslında evren çok zengindir. Öyle değil mi gerçekten? Toprağa tohumu verdiğinizde; size yiyeceğinizi sunuyor zaten. Gerçek fakirliği yaratan bizleriz. O fakirlikle birlikte ruhumuzu da fakirliğe itiyoruz. Ve onunla birlikte kendimizi sevmemeye hatta kendimizden nefret etmeye başlıyoruz. Ve etrafımızdaki insanlar da bu sevgisizlikten ve nefretten nasibini alıyor.


Sahnede sergilediğiniz başarılı performansların yanı sıra mütevazı kişiliğiniz de dikkat çekiyor. Başarı ve mütevazılık genellikle bir arada nadir görülen bir denge. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Hayatım boyunca alkışı sevmedim. Dünyaya ait olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Bu felsefede, hiçliğe giden bir yol değil ama her şeyin bir bitişi olduğunu düşünüyorum. Yani sahneden indiğimde; rutin hayatıma devam ediyorum. Evime gidip, çayımı yudumlayıp, ailemle vakit geçiriyorum. İşte bu benim için gerçeklik. Sahneden indikten sonra kendime: "İyi oynadım mı?" diye değil, "İnsanlara bir şey verebildim mi?" diye soruyorum. Ben düzenlediğim atölyelerde de çocuklara hep şunu söylerim: "Çok yetenekli olmanıza gerek yok. Önce iyi insan olun. Nezaketli olun. Konuşmaktan ziyade dinlemeyi bilin. Kendi ruhunuzu besleyin. Çünkü kendi ruhunu besleyen insan etrafındaki insanlara da bunu yansıtır." Seyircime karşı sonsuz sevgi ve saygı duyuyorum fakat alkışı sevmiyorum. Hayatın gerçeklerini anladıkça; sahnenin de şöhretin de alkışın da ne kadar boş olduğunu fark ediyorsunuz.


Çocukların doğal rol yapma kabiliyetleri ve sınırsız hayal güçleri yetişkinler için büyük bir ilham kaynağı. Bu durum sizin oyunculuğunuzu nasıl etkiliyor?

Çocuklarda yapaylık yoktur. Çocuklar -mış gibi yapmaz. Ben bunu oğlunuz Aras’ta da çok net bir şekilde gözlemleyebiliyorum. Asla -mış gibi yapmıyor. Bir şeyi istemiyorsa; "istemiyorum" diyor. Ve bu, benim çok hoşuma gidiyor. Çocuklardan sürekli bir şeyler öğrenme çabasındayım. Bir çocuğun çok doğal yaptığı bir mimiği; "Ben de yapabilir miyim?" diyorum bazen. Ama o çocuğun saf ve doğal halini bulamıyorum kendimde. Çünkü devreye yaşanmışlıklar giriyor. Çocuklar her insana aynı gözle bakıyor. Aynı sevgiyle bakıyor. Ama biz yetişkinler, onlar gibi bakamıyoruz. Zamanla yaşanmışlıklardan dolayı duvarlarımız yükseliyor. Ben çocuklarla birlikte daha fantastik dünyalara girmeye başladım. Önceden fantastik şeylere karşı; iyi bir şey değil ve sanki beni geriye atacakmış hissiyle yaklaşıyordum. Ama çocuklarla oyunlar oynadıkça, o oyunların kurgusunu kafamda oluşturmaya başladıkça; oyunculuğun da tamamen hayal dünyası olduğunu düşünmeye başladım. Eğitim demiyorum, hayal dünyası! Çünkü çocuklar gerçekten doğal oyunculardır. Ben sahnede doğaçlama yaptığım dönemlerde; çocuk seyirciler geldiğinde, çok mutlu olurdum. Bir çocuk seyircim: "Kaplumbağaların sosyal yaşantısını anlatır mısınız?" diye sorduğunda, gayriihtiyari bu soruyu saçma bulmuştum. "Biz bunu nasıl oynayabiliriz ki?" diye düşünmüştüm. Ama dakikalar içerisinde kaplumbağaların sosyal yaşantısını o kadar doğal ve güzel bir şekilde oynamaya başladık ki; o günden sonra hep çocuk seyircilerin yolunu gözler olduk. Düşünebiliyor musunuz; ne kadar doğal bir şey aslında; kaplumbağaların sosyal yaşamı. Yaşam, sadece insanlara özgü değil ki. Evrendeki her canlının bir yaşamı var. Ve çocukların o saf sevgisi, hayal dünyaları bize evreni hatırlatıyor. Gerçekleri hatırlatıyor. Ben çocuklarla birlikte gerçekliği öğrendim. Evreni gözlemlemeyi öğrendim. Empati kurmayı öğrendim. Ve küçük şeylerin mesela kurşun kalemle çizilmiş bir resmin, bir insanı ne kadar mutlu edebileceğini öğrendim.





Ülkemizde nitelikli çocuk tiyatro eserlerinin azlığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu durum maddi kaygıların yanı sıra çocukların dünyalarını yeterince dikkate almıyor olmaktan mı kaynaklanıyor? Bu konuda sizin herhangi bir girişiminiz ya da çalışmanız var mı?

Öncelikle benim bu konuda bir girişimim ya da çalışmam yok. İlk tiyatroya başladığımda yani yavaş yavaş sahneye çıkmaya başladığımda; çocuk oyunlarında görev aldım ve bu işin aslında yetişkin oyunlarından çok daha ciddi bir iş olduğunu düşünmeye başladım. Çocuk oyunlarının ne kadar özen ve dikkat gerektirdiğinin farkında olan ve bu konuda titizlikle çalışan kurumlar var elbette. Onları bu işin dışında tutarak, şunu söyleyebilirim ki; maddi kaygılar dolayısıyla gelişigüzel sahneye konan, kalitesiz işler çok fazla. Onları da anlayabiliyorum ancak ne kadar maddi sıkıntı yaşıyor olursak olalım; karşımızdakilerin de insan olduğunu unutmamamız gerekiyor. Ben işin her zaman ve öncelikle ahlaki boyutundayım. Bir çocuk oyunu metni hazırlamak; işin içine pedagogların da dahil edilmesi gereken ciddi bir ekip işidir. Birkaç çocuk oyununa gittiğimde maalesef ki dayanamayıp, çıkmak durumunda kaldım. Tamamen maddi kaygılarla sahneye konmuş oyunlardı. Bu durum beni gerçekten çok rahatsız ediyor. Ben de kendi adıma bir çocuk oyununu sahneye koyacak kadar yeterli bilgi ve donanıma sahip olduğumu düşünmüyorum. O nedenle de: "Haddim değil" diyorum. Bunu yapacak olsaydım şayet; işe öncelikle sağlam bir ekip kurarak başlardım. Benimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşan, çocuklar için gerçekten nitelikli bir iş ortaya koymayı amaçlayan bir ekip… Böyle bir ekibin varlığına inandığım gün; elimden gelenin en iyisini ortaya koymak için tüm gücümle çalışırım. Ama şu an da ne zamanım ne de bu işe uygun koşullarım var.


Çocuklarla sık sık bir araya geliyorsunuz ve onların sevinçlerine olduğu kadar üzüntülerine ve sıkıntılarına da şahitlik ediyorsunuz. Sizce çocukların sıkıntıları nelerdir?

Çocuklarla sık sık sohbet ederim. Bu sohbetlerden edindiğim izlenimlere göre; çocukları en fazla kaygılandıran şey; okul başarısı ve notlar. Ebeveynler bu konuda çocuklara çok fazla baskı yapıyor. Özellikle matematiği sevmeyen ve bu derse ilgi duymayan çocukların daha fazla kaygılandığına şahit oluyorum. Her insan matematiği sevmek zorunda değil. Fakat bu alanda istenilen "başarıyı" sağlayamadığı takdirde çocuğa; hayatta hiçbir şey elde edemeyecekmiş gibi bir düşünce yükleniyor. Çocukların psikolojilerini aşırı derece de olumsuz etkiliyor bu durum. Yani bu kuralları neden koyuyoruz? Ben mesela şair olsaydım; redif ya da uyak gibi kurallara hiç uymaz, içimden geldiği gibi şiir yazardım. Çocuklara hep şunu söylerim: "İçinizden ne geliyorsa onu yapın. Sisteme uymak zorunda değilsiniz. Matematik sizi heyecanlandırmıyorsa; sevmek zorunda değilsiniz. Ne yaparken mutlu oluyorsanız; onu yapın." Bir diğer sıkıntı da; çocuklara adeta yarış atı gibi davranılması. Her şeyde birinci olmalarını istiyoruz. İkinci olan çocuk için bile anne-baba telaşlanıyor. Bu çok sıkıntılı bir durum. Halbuki bizim görevimiz bir çocuğun gelişimini desteklemek, onu başkalarıyla kıyaslamak değil. Çocuk drama kursundan çıkıyor, baleye, baleden çıkıyor piyano dersine. Bir günde dört-beş tane kursa giden çocuklarımız var. Çocuklar yoruluyor. Felsefede şöyle bir söz vardır: "Zaman yok, zaman çok." Çocuk odasında oturup, tavana baktığında; anne ve baba çocuğu tembellikle suçluyor. Bu da bir ihtiyaç ve belki de zihinsel üretkenliğin en fazla olduğu zamanlar… Çocukları sürekli harekete geçmeye, koşturmaya zorluyoruz. Ne yazık ki onları hiç dinlemiyoruz. Bir şey anlatmaya başladıklarında; on dakika bile sabredemiyor; odasına geçip, telefonla oyalanmasını söylüyoruz. Birlikte bir puzzle yapmaya, top ya da evcilik oynamaya zamanımız yok. Maalesef sistemin ağır çalışma koşulları; anne ve babanın çocuğuyla arasında oluşması gereken doğal bağı sekteye uğratıyor.


Çocuklarla olduğu kadar ailelerle de bir araya geliyorsunuz. Sizce toplum olarak çocuğa ve çocukluğa bakış açımız nasıl bir noktada?

Ben ailelerle yaptığım toplantılarda onlara hep şunu söylüyorum: ’’Her şey anne ve babada bitiyor.’’ Bu bir gerçek. Anne ve babalar çocuklara nasıl yaklaşıyor biliyor musunuz? Geçmişte kendi yapıp edemediklerini çocuğun sırtına yüklüyorlar. Çok basit bir örnek vereyim: ‘‘Ben asker olamadım sen ol, ben oyuncu olamadım sen olmalısın.’’ Oysa çocuk oyuncu değil, gitarist olmak istiyor. Ya da güvenlik görevlisi olmak istiyor. Neden illa bizim gibi ya da bizim istediğimiz gibi biri olsun ki? Neden onu şekillendirmeye çalışıyoruz ki? Kendi eksikliklerimizi ve hayallerimizi onun üzerinden tamamlama çabası bu. Toplum olarak çocuğa bakış açımız bu. Aslında çoğu zaman bunun ardında kötü bir niyet yok ama çocuklara büyük haksızlık yapıyoruz. Anne ve babalar farkına varmadan çocukların omuzlarına çok büyük yük yüklüyorlar. Ben bunları kendim yaşamadım belki ama başkalarının hayatında çok fazla gözlemledim. Çocuğa fikrini sordun mu? Sen ne istersin dedin mi? Hayır. "Sadece ben bunu yaşayamadım, sen yaşamalısın" diyoruz. Mesela bir ebeveyn geliyor ve diyor ki; "Çocuğum tv programındaki şu kişiyi çok iyi taklit ediyor. Tiyatrocu olabilir." Ama çocuk tiyatrocu olmak istemiyor. Çocukları hiçbir zaman gerçekten dinlemiyoruz. Doğduğu anda, Kur’an okunarak kulağına adı fısıldanırken, çocuğun iradesi yok sayılmaya başlanıyor. Hangi okulda okuyacağı, nasıl bir hayat süreceği ona sorulmuyor. Çünkü zamanında anne ve baba da kendi anne ve babaları tarafından kalıplara sokularak, büyütüldü. Biz de bu zinciri kıramıyoruz. Toplum olarak çocuğa robot gözüyle bakıyoruz. Hiçbir zaman: "Sen ne düşünüyorsun?" diye sormuyoruz. Hep bir yönlendirme var. Mesela çocuk diyor ki; "Konservatuar okumak istiyorum" ama aile hemen devreye giriyor; "Önce garanti bir meslek oku. Mühendis ol, doktor ol, polis ol. Sonra istersen konservatuar da okursun." Oysa çocuk tiyatrocu olmak istiyor. Hayatta duyduğum en klişe laflardan birisi şu; "Önce koluna altın bileziğini tak!" Peki ya mutsuz olursa? Sevdiği işi yapamazsa ve para için çalışırsa? İnsan ruhu sevmediği bir işe zorlandığında mutluluğu kaybeder. Asıl mesele meslek değil, kişinin kendi olarak yaşayabilmesidir. Çocukları kendimiz gibi şekillendirmeye çalışmamalıyız. Onları kendi hallerine bırakmalıyız. Kendilerini keşfetmelerine izin vermeliyiz.


Röportaj: Sinem Uslu


*Manşet görseli yapay zeka ile oluşturulmuştur.



YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.