Arketipler nelerdir? Psikoloji bilimi arketipleri nasıl yorumluyor? Gölge yanlarımızı arketipler üzerinden mi tanıyoruz? Psikolojik dayanıklılık ve sağlamlık buna mı bağlı?

Arketip, Arche ve tupos; Yunanca kelimelerin birleşiminden oluşuyor. Arche veya 'ilk ilke', doğrudan temsil edilemeyen veya görülemeyen ‘köken’e işaret eder. Tupos veya 'izlenim', 'ilk ilkenin' sayısız tezahüründen herhangi birini ifade eder. Jung arketipleri tanımlarken ‘sınırsız’ ve ‘belirsiz’ kelimelerini kullanıyor. Arketipin ne olduğunu tek bir formüle indirgemek doğru olmaz. Ama yaptığı sade bir tanımda arketiplerden kolektif bilinçdışının içeriği olarak bahseder.


Arketipleri kadim zamanlardan beri var olan evrensel imgeler olarak düşünebiliriz. Zamanın her noktasında, birbirinden farklı yerlerde dünyaya gelen bebekler bir ‘anne’ mefhumu ile dünyaya geliyorlar. Arketipler ayrıca muhtemelen hayattaki tipik durumları temsil ediyorlar: ölüm, doğum yeniden doğum, savaş, barış vs. gibi. Arketiplerin nitelikleri bireysel olarak edinilmiyor, ancak geçmişten miras alıyoruz. Ortak bir insanlık havuzu gibi… Arketipler, tüm psişik süreçlerin belirleyicileridirler. Onları, içine konan materyalin niteliğinin değiştiği ‘kalıp’lar gibi düşünebilirsiniz. Kökenleri, insanlığın sürekli tekrarlanan deneyimlerinin birikintileri olarak açıklanabilir. Mesela münzevi, şifacı, diktatör, palyaço, yetim çocuk, baştan çıkaran kadın birer arketiptir. Ortaya çıktığı zaman ve mekâna (coğrafya/kültüre) bağı olarak farklı ‘kostüm’lerle karşımıza çıkabilir. Film noir’lerde ‘femme fatale’, baştan çıkarıcı kadın arketipine örnektir, mesela Cleopatra da öyle.


Arketipler, direkt kolektif bilinçdışımıza seslendikleri için çok büyük ilgi alırlar. Harry Potter, Star Wars, Lord of the Rings filmlerinin başarısı kolektif bilinçdışı ve arketiplerin gücünü çok iyi kullanmalarına dayanır.


Arketipleri inceleyerek gölge yanlarımızı bulabilir miyiz? Gölgelerimizle yüzleşmemiz için birer kapı olabilirler mi?

Kesinlikle olabilir. Aslında her arketipin içinde hem aydınlık hem de karanlık (gölge) özellikleri vardır. Mesela ‘Öğrenci arketipi’nin aydınlık özelliği, alçakgönüllülük ve bilgiye bağlılık iken karanlık özelliği bilgiyi eyleme dönüştürememek, hep teoride ve zihinde kalmak, kendisini eylem için asla hazır hissetmemektir. Bir arketipin karanlık tarafı (karanlıktan kastım ‘kötücül’ anlamında değil, ışık yani bilinç gelmeyen tarafıdır) hayatımızda tıkanıklığa ve zorlanmaya sebep oluyorsa bu gölgemizle yüzleşmemiz için çok güzel bir fırsattır.


Psikoloji kitapları okuyarak gölge yanlarımızı bulabilir miyiz? Gölge yanları nasıl kullanacağız?

Maalesef pek mümkün değil. Eğer öyle olsaydı tüm psikologlar gölgeleri ile bütünleşirlerdi. Gölge, ismi ve ihtiva ettikleri itibariyle insana çok korkunç ve çekilmez geliyor ama aslında yaratıcılığın, neşenin, spontanlığın, mizahın doğduğu yer orası. Gölge yanları fark edebilirsek, onları bastırmaya harcadığımız tüm psişik enerjiyi tüm bu saydığım özellikleri arttırmak için kullanabiliriz ve gerçekten otantik yaşamaya başlarız; dış dünyada kazandığımız para, diploma, prestij, network vs. gibi niteliklerden bağımsız olarak hakikaten otantik ve özgür bir hayattan bahsediyorum.


Gölge yönlerimizden yaratıcılık, neşe, spontanlık ve mizah gibi özellikler nasıl doğabilir? Yani gölge özellikleri nasıl dönüştürebiliriz? Fark edip bilinç seviyesine getirdikten sonra davranışlarımızı değiştirerek mi?

Gölge yanımız çok fazla enerji taşır. İstenmeyen özelliklerimiz olarak algıladığımız şeyleri bastırmak için çok fazla enerji kullanırız. Gölge özelliklerimizi tanıyıp gördükten sonra bastırmak için kullanacağımız enerjiyi daha yaratıcı, yapıcı bir enerji için kullanabilmeye başlarız. ''Gölge, fark edildiğinde yenilenmenin kaynağıdır; yeni ve üretken dürtü, egonun yerleşik değerlerinden gelemez'' der C. G. Jung.



‘Tohumlar, karanlıktan beslenir’ diye bir söz vardır. Gölge benliğimizin iç derinlikleri, yaratıcı ifade için malzeme sağlar. Yaratıcılık koçluğu konusunda öncü olan sanatçı Jill Badonsky, gölge tarafımızın duygularının inanılmaz miktarda yaratıcı enerji sağladığını açıklar: Öfke, kıskançlık, intikam, hayal kırıklığı, üzüntü, reddedilme pek çok yazı, sanat, müzik ve performans eserlerinin kanallarını oluşturur.


Toplumsal beklentilere uyma eğilimimiz, aynı zamanda, yetiştirilip geliştirildiğinde bizi daha etkili varlıklar yapma potansiyeline sahip olan yetenekleri ve dürtüleri bastırmamıza neden olur. Uyum sağlamaya çalıştıkça bizi farklı kılacak, özgün özelliklerimizi gölgemizde saklarız; onları geri kazandığımızda bize otantik bir hayatın kapısını açarlar.


“Mükemmeliğe değil, bütünlüğe ihtiyaç var”


Gölge benliği bütünleştirmenin bir yönü, çocukluktan ve sonrasından kalan yaralarımızı iyileştirmektir. Gölgemizin çoğu, geçmişteki incinmekten ve bu acıyı yeniden yaşamaktan kendimizi korumaya çalışmamızdan oluşur. Başımıza gelenleri, incinmeyi hak etmediğimizi ve bunların bizim hatamız olmadığını kabul edebilir ve bütünlüğe geri dönmek için bastırdığımız bu ‘kayıp parçalar’ı geri alabiliriz. Böylelikle; korku, cesaret için bir fırsata ya da saldırganlık; savaşçı benzeri bir tutkuya dönüşebilir. Travmalarla ya da çocukluk anıları ile çalışırken uzman bir psikologdan yardım almayı tavsiye ederim. Spiritüel pratikler içinde, her ne kadar iyi niyetli olsalar da uygulayıcılar danışana daha büyük bir zarar da verebilir.


Gölge özellikleri fark ettikten sonra bunun bize dışarıdan yapılan bir şey değil, kendi seçimimiz olduğunu kendimize hatırlatabiliriz. Yani biz eylemi mümkün kılan Özne’yiz.


Peki, gölgeyi oluşturan şey kişinin kendisi midir? Koşullarla gelişmemiş midir?

Anne babamızın kendi hayatlarından getirdikleri gölgeler var, onlar da kendi ailelerinden almışlar; bizden önceki nesillerden, toplumdan dolayı oluşuyor daha doğrusu gölge taraf. Kolektif gölge de var; toplumun Öteki’leri…


Yani gölge yanlarımızı keşfettikten sonra bunun üzerinde çalışma veya çalışmama sorumluluğu bize mi aittir?

Evet. Hiçbirimiz zaaflardan, travmalardan, güçsüzlükten, korkulardan azade değiliz. Acı çekmemiş tek bir kişi bile yok. Önemli olan hayatın bize verdikleriyle ne yaptığımız. Seçimlerimiz, sorumluluğumuz gölgemizi biraz olsun keşfetmeye başladıktan sonra başlıyor; sorumluluğumuzun bir gölgeye sahip olup olmamak ile ilgisi yok. Bu soruya ayrıca Jung’dan bir alıntıyla cevap vermek isterim: “Gölgesiz ışık ve kusursuz psişik bütünlük yoktur. Hayat kendini tamamlayabilmek için mükemmelliği değil, bütünlüğü gerektirir ve bunun için "etteki dikene" (‘thorn in the flesh’) ihtiyaç vardır, onsuz ilerleme ve yükselişin olmadığı kusurların acısı…"


Onun da terapi süreciyle yürütülmesi en sağlıklısı olabilir mi?

En sağlıklısı klinik bir psikologla bunu çalışmak ama maalesef etik değerlere uymayan çok fazla klinik psikolog da var. Süpervizyon almış olması ya da alması, kendi terapi sürecinden geçmiş olması belki burada bir nebze ayırıcı olabilir.


Röportaj: Senem Tahmaz


Birinci bölümü okumak için tıklayın



"Boşaltılamayan her duygu bedende birikir..."


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.