Egodan benliğe giden yolda “Egodan nasıl kurtulunur?” sorusu sıkça soruluyor ve egodan kurtulma yolları araştırılıyor. “Ego nasıl yenilir?” diye yol arayanlar ego ile baş etmek ve egoyu kırmak olarak ifade edilen çeşitli yöntemler arıyor, olumlamalara başvuruyor. Peki, ego aslında bizim dostumuz olabilir mi? Egoyu nasıl dengeleriz? Egoyu doğru anlama konusunda Evrimsel Astrolog ve Psikolog Gonca Kalabalık ile konuştuk.


Egoyu yenmek, egodan kurtulmak, egoyu kırmak, egoyu azaltmak, indirmek hatta egoyu öldürmek… Öte yandan egoyu tatmin etmek, beslemek ve güçlendirmek… Bireysel gelişime yönelik isteklere bakıldığında akıllar bir miktar karışık görünüyor. En baştan başlarsak, ego aslında tam olarak nedir? Egoyu nasıl tanımlamak gerek?


Ego hakikaten farklı tanımlamalar nedeniyle kafa karıştırıcı bir hal aldı, özellikle ruhsal evrim, tekâmül yoluna niyet etmiş insanlar için “Şimdi bu ego ile ne yapacağız?” sorusu beliriyor. Bunun hemen öncesinde “Ruh nedir?” kısmına değinmeyi seviyorum. Ruhu değişmeyen ve sabit gerçek benliğimiz olarak tanımlıyoruz. Ruh, beden ile özdeş hale geldiğinde buradan ego çıkıyor. Bunu Sri Yukteshwar, “Yaradan’ın yarattıklarına seçme ve kendinden ayrılma hakkı vermesi” olarak tanımlıyor. Ruh, bebeğin anne rahminden ayrılması gibi kaynaktan ayrılma arzusu ile dünyaya iniyor ve kendini keşfettikçe kaynağa dönme arzusu ile doluyor. Kendini keşfetmek için benliğine, yani egoya ihtiyacı var.


Ben örnek olarak hep 5 yaşında bir çocukla AVM’ye gitmekten bahsediyorum. Diyelim ki çocuğun ayakları büyüdü ve yeni bir ayakkabı almamız lazım. Amacımız ayakkabı almak. Eğer o çocuğun büyüyen ayakları olmasa oraya gitmeyiz bile. AVM hareketli, renkli, cümbüşlü, dikkat dağıtıcı bir yer. Çocuk atari salonuna, oyun alanına girmek isteyecektir, oyuncakçıdan yeni oyuncak almak, marketten çikolata, kırtasiyeden boya kalemleri isteyecektir. Deyim yerindeyse o çocuğu öldürmeyi düşünmüyoruz, onu amacımız doğrultusunda yönlendiriyoruz. “Bak bu kadar zamanımız, bu kadar enerjimiz, bu kadar bütçemiz var. Hepsini yapamayız ama birini seçebilirsin” diyoruz ve onunla takım olup öyle hareket ediyoruz. Ego da böyle bir şey.


Bizi tekamülümüz için o AVM’ye sokan, “Ben kimim? Neden buraya geldim? Buradaki amacım ne?” diye sorduran şey ego. Jung, egoyu bilinçli benliğimiz olarak tanımlıyor. Bilinçaltından bize gelen yönlendirmeleri iyi tanıyarak bunları ışığa çıkarabilmemiz için güçlü bir egoya, yani benliğe ihtiyacımız var. Farkındalık kazanmış olmaya ihtiyacımız var.


Bhagavad Gita’da “Ego ruhun en iyi arkadaşı da olabilir düşmanı da” diye bahsediliyor. Farkındalığı ve içselleştirmesi yüksek bir ego, ruhumuzun en iyi dostudur. Goethe, Hacı Bayram Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Mevlana gibi tüm aydınlanmış ve yol gösteren ruhlar “Sen seni bil önce”, “Kendini bil, kendini tanı” diyorlar. İşte bu “Kendin” denilen şey Ego.


Ruhumuz bir araç seçti, beden ve o araç için bir şoför gerekli; ego! Sonrasında belki yolculuğa “Eğitmek” veya “Takım halinde hareket etmek” diyebiliriz. Ama öncelikle, egoyu öldürmeye çalışmakla bir yere varamayacağımızı söylemek isterim.


İlişkilerde veya yaşamdaki bazı durumlarda “Egonun devreye girmesi” gibi tabirler duyuyoruz. Egonun devreden çıkması ve tekrar devreye alınması gibi ikili bir durumdan bahsediliyor. Ego sessizce bekleyen ve zapt edilmesi gereken bir şey mi yoksa bir işlev mi?

İlişkilerimiz bizim en değerli aynalarımız ve gelişim alanlarımız. Ruhumuz için çok kıymetli. Ruhun yolculuğu önce içsel olarak başlasa da sonrasında ancak dışarıdakiyle tanışıyoruz. Yani kendini tanımadan kimseye ilişki ehliyeti verilmemeli diye düşünüyorum. Ego tanımı zihinlere ‘bencillik’ olarak yerleştiği zaman buradaki durum aslında “Egonu devreden çıkar, bencil olmayı bırak” çağrısı oluyor.


Kendimizi bir simitçi gibi düşünelim, simitçi olunca o simitlere şahane bakarız, koruruz, düşürmek istemeyiz, çünkü dünyaya onu sunacağız. Gel gör ki “simitçil” olursak bütün simitleri oturur yeriz, kimseye bir şey kalmaz. Ben-ci olmakla bencil olmak arasındaki ayrım da bu.


Ben kendimi tanır, yolumu bilir, yeteneklerimi bilir, ruhumun amacını bilirsem, böylece dünyaya hizmet etmeye başlayabilirim. Güçlü egom sayesinde önce kendimi tanır, anlar, dönüştürürsem, kendi üzerimde çalışır ve kendimi keşfedersem, dünyaya mis gibi kokumu ve yeteneklerimi sunabilirim. Ama bencil olursam, kendini tanımamış halimle, “Hep benim isteklerim, hep benim ihtiyaçlarım, benim bağlanma problemlerim, benim ana-baba yaralarım, benim geçmiş travmalarım” derim ve keşfedemediğim-yüzleşemediğim tüm gölgemi karşımdakine yansıtmaya başlarım. Karşımda bana çok yaklaşmayan ve bağlanmayan biri varsa, orada korkumu ifade etmek ya da bu travmama bakmak yerine, “Benim bağlanma problemim var” der ve kaçar – Issız Adam’ı oynarım. Yani yansıtırım. Oysa ki ego, önce gelişmeli ve güçlenmeli ki, ilişkiye geldiğimde, kendimi kaybetmeden “Bir” olabileyim. Erimeden aromamı verebileyim, kendi ihtiyaçlarım yanında karşımdakinin ihtiyaçlarını da görebileyim. Bizim kültürümüzde de genelde dinlediğimiz taraf “çok verici” olan taraftır. Ona göre hep o çabalamıştır ama karşısındaki bencildir.


“Hayır” diyebilmek de güçlü bir benliğin parçasıdır. Sadece vermeyi değil, çokça da “Hayır” demeyi öğrenmeliyiz ilişkilerde. O zaman işte hayal ettiğimiz “Meyvesinden bağımsız hizmet” ve “Kendiliksiz hizmet” noktasına ulaşabiliriz. Dilerim ki hepimiz kendimizi bilerek (egoyla) girelim o büyük oyun alanına, yani ilişkilere… Astrolojide de buna Ay’ına, Mars’ına, Venüs’üne sahip çıkmak diyoruz. Hepimiz ruhumuzun ihtiyaçlarını bilsek ve sahip çıksak karşımızdakine yansıtmayı bırakıp, beraber büyümeyi deneyimleyeceğiz ki orası çok şahane bir cennet bahçesi.




Nasıl bir egoya ihtiyacımız var? Egoda sağlık ve denge mi gerek? Peki nasıl sağlarız?


Her şeyden önce “Ben kimim? Neden buradayım? Benim amacım ne? Benim yeteneklerim neler? Benim dünyaya verebileceklerim neler?” diye soran ve sorgulayan bir egoya ihtiyacımız var. Bilinçle kendinin farkına varmaya niyet etmiş, cesaret eden, sorgulayan, arada durup öğrendiklerini hazmeden, hazmettiklerini hizmet için kullanabilen… Kendini aramakla bencil olmak arasındaki dengeyi kurabilen, kendine sık sık “Bu arzumun çıktığı yer neresi?” diye sorabilen…


Örneğin ofis mutfağında son bir dilim pasta kalmış, sen zaten kendi hakkını yemişsin. Ama bakıyorsun kimse almıyor onu ve çok canın çekiyor. Orada “Bu istek neye hizmet ediyor?” diye sorabilmek gerek.


“Acaba pastadan yemeyen var mı? Başkasına ayrılan parça mı o?


Yersem bana ne zararı / faydası olacak?


Yersem başkasına ne zararı / faydası olacak? Bu istek ve karar kalpten mi geliyor, yoksa zihinden mi?”


İşte maalesef egoyu genel duyu olarak bencillikle eşdeğer tuttuğumuzda, “Bu bencillikten geliyor” diyebiliriz. Ama sağlıklı ego, bu sorgulamayı yapabilen benliktir ve sonunda “Benimki sadece pisboğazlık, başkası alsın o son parçayı” diyebilirse bunu yenilmiş bir yerden değil, kararlılıkla, düşünmüş, kendinden emin bir şekilde yapabilmektir. Son parçayı kendine hak görmemek değil, kendinin ötesinde düşünebilmek, o parçayı yiyecekse de hakkıyla oturup düşünmüş ve karar vermiş olabilmektir.


Bizi bilinçli bir cesaretle ve farkındalıkla yönlendirebilecek bir egoya ihtiyacımız var, kendimizi bilelim ki, kendimizin ötesine – birliğe geçebilelim.


“Ben beni bilmeden hiç olamam, ben beni bilmeden bir olamam.” Dünyada bunu yapabilen üstad da parmakla sayılacak kadardır. Hepimiz yoldayız, hepimiz öğreniyoruz. Her öğretmenimizi de “egodan bağımsız” olarak düşünmemek lazım. İnsan olarak temel ihtiyacımız ego, umarım hepimiz bir gün egodan – benlikten bağımsız birlik noktasına gelebiliriz, ama o noktaya kadar egomuz en değerli aracımız diyebilirim.


Sağlıklı egoyu nasıl tanırız ve kendi egomuza objektif olarak nasıl bakabiliriz?

Yukarıda değindiğim gibi, objektif bakma noktasında şöyle ki; örneğin ben bazen biraz “dırdırcı” olabildiğimi biliyorsam eğer, kendimi tanımış ve bu gölgemle yüzleşmişsem, ‘dırdır etme’ ihtiyacım geldiğinde biraz durup kendime sorular yöneltebilirim. “Bunun benim ihtiyacım olduğunu biliyorum. Ama bu ihtiyacımı fazlasıyla özgürce karşılarken karşımdakini yaralayabileceğimi biliyorum.” diyebilmek bunu sağlar. Hayatın ilk kuralı zararsızlık. O zaman ihtiyacımı nasıl yaralamadan karşılayabilirim? Bir nefes alabilir miyim? Biraz daha inceltebilir miyim? Ne kadarını ifade etmeye ihtiyacım var?


Yani amaç ifadeden vazgeçmek değil ama “Nasıl?” kısmıyla biraz oynamak gerek. Bunun için öncelikle ‘dırdırcı’ olduğumu bilmem ve kabul etmem gerek. Bu noktada şunu altını çizerek eklemek isterim. Bu “Kötü” değil. Bu, dünyanın zıddıyla var olma şekli ve biz düzeltilmesi, onarılması, şekillendirilmesi gereken varlıklar değiliz, biz insanız ve insan olarak zıtlıklarımızı barındırıyoruz. Tek ihtiyacımız büyümek, tıpkı bir çocuk gibi… Yani sağlıklı bir egodan baktığımızda dırdırcı, çekilmez ve kötü değiliz. Dırdır etmek bizim ihtiyacımızsa “Bunu nasıl büyütebilir benim ruhumun yolculuğu ve aynı gemide olduğum, bir ağacın yaprakları gibi bağlı olduğum tüm insan kardeşlerimin ruhsal yolculuğuna katkı sağlayacak hale getirebilirim?” diyen bir açıdan bakılabilir. İnanın ki dırdırcılık da doğru kullanıldığında bir hediye olabilir.


Sağlıksız ego belirtilerinden biri de iç sesimiz. “Beceremedin, yapamadın, sen o kadar iyi değilsin, şu kişi senden daha iyi, başarılı” diyen, benim “içsel dırdırcı” diye adlandırdığım bu iç sesi takip edersek egomuzun ne zamanlar yoldan çıktığını anlayabiliriz. Çünkü kendini ‘döven’ kişi, başkasına kızar. O zaman da azim, hırsa dönüşür. Böyleyken ego, pozitif işlevinden çok gölgesini sergiler.


İçsel güç olarak tanımlanan şey bedensel çalışmalarda da ruhsal çalışmalarda da uyanmayı ve kullanılmayı bekliyor. İçsel gücümüz aslında ego olabilir mi? Yani içsel gücü uyandırmak sağlıklı ego olabilir mi? Nasıl yorumlarsınız?


Egoyu, içsel gücümüze götüren araç olarak tanımlayabilirim. Kendini keşfetmek, gölgelerini bilmek, ihtiyaçlarını tanımak, ruhunun ve bedeninin ihtiyaçlarına özel davranabilmek içsel gücümüz. Astrolojide bu Ay ile tanımlanabilir. Mesela kimimizin tartışma anında sessiz kalmaya ihtiyacı var, kimimizin madde madde duymaya, kimimizin hemen tartışıp bitirmeye... Ancak kendi ruhumuza, bedenimize ve egomuza özel ihtiyaçlarımızı bilirsek gücümüzü elimize alabiliriz. Nerede “Hayır” dememiz gerektiğini biliriz, böylece karşımızdakini de olmadığı bir insan olmaya zorlamayız.


Limitlerimizi bilirsek işlevsel olabiliriz. Tükendiğimiz ve yorulduğumuz vakit dünyaya vermeye geldiğimiz o kendinden öte hizmeti verecek halimiz kalmaz. Bu nedenle zaman zaman isteklerimizi, zaman zaman istemediklerimizi belirtebilmek bizi güçlü, sağlam ve köklü yapar. Bunların ilk yolu egomuzla barışmak, onu iyi keşfetmek, tanımak, meraklı olmak ve sorgulamaktan geçiyor. İkincisinde de bunların ötesinde bir hizmeti benimseyebilmek, teslimiyet, kabul ve yaratıcılıkla geliyor. Egonun ilk adımına maskulen, ikinci adımına da feminen diyebiliriz bu noktada.


Ego psikoloji dışındaki alanlarda veya öğretilerde farklı şekillerde yorumlanabiliyor mu? Bütüncül yaklaşımda ego ile ilişkimiz nasıl olmalı?

Benim çalıştığım sistemlerde, yoga, evrimsel astroloji, şamanik astroloji ve psikoloji de hep aynı şekilde tanımlanıyor. Bilinçli benlik.


Röportaj: Senem Tahmaz


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.