Grev

Sefa taşkın

Grev

Ekrem o gün de tıpkı diğer günlerde olduğu gibi seher vakti uyanıp kahvaltısını yapmış ve yola koyulmuştu. Yaklaşık 10 senedir çalışıyordu bu fabrikada ancak çoğu zaman sanki ezelden beri bu fabrikada çalışıyor gibi hissediyor, hayırsızların, kendini bilmezlerin sözüne aldanmayıp kendilerine iyilik edip gölün yanındaki boş araziye bu fabrikayı kuran hükümet yetkililerine her fırsatta dua ediyor, Yüce Allah'tan onlar için af diliyordu. Ya onlar olmasaydı, şu fabrika kurulmasaydı o zaman Ekrem'in ve diğer insanların hali nice olurdu? Ekrem, ellerine geçen her fırsatta fabrikanın kapatılmasını ve gölün korunmasını isteyen insanlara büsbütün karşı çıkar, onları hiç anlamaz, onların geri kafalı olduğunu hatta tamamiyle akılsız olduğunu düşünürdü. Göle bir şey yapmıyorlardı ki. Arada fabrikanın zehirli atıkları, gerekli kontroller ve denetimler zamanında yapılmadığından göle sızıyordu ama bu olabilirdi, sonuçta çalışanlar da bizim gibi birer insandı, kusursuz varlıklar değillerdi. Son birkaç gündür fabrikada grev söylentisi dönüyordu, Ekrem bu zehirli kelimeyi birkaç arkadaşından işitmiş, ilk başta bir anlam verememiş, bir zamanlar hayatımızın en kıymetli ve anlamlı parçaları iken sonra aniden kendilerine yabancılaştığımız, soğudumuz insanlar gibi göz ardı etmişti ancak söz iş bırakmaya gelince olduğu yerde buz kesmiş, kan beynine sıçramıştı adeta. Orada bir delilik yapmamak için kendini zor zapt etmişti. Grevin ne olduğunu fabrikadaki en yakın arkadaşı Rasim'den öğrendi. Rasim, Ekrem'e kıyasla daha aklı başında, patrona bütünüyle itaat etmeyen, fabrikanın tabiatı nasıl katlettiğine bizzat şahit olan ve bütün benliğiyle bu kıyıma karşı çıkan vicdanlı bir insandı. Birbirlerine bu kadar ters yaratılışlı  iki insanın bu kadar yakın ve samimi olmaları ancak kaderin tuhaf bir rastlantısı olarak açıklanabilir. Ekrem greve kesinlikle karşıydı. Bir defa patron her şeyin en iyisini bilirdi, bir avuç kendini beğenmiş akılsız işçi, koskoca patrondan daha mı iyi bilecek, daha mı akıllı olacak? Olmaz tabii, olamaz, hem nasıl olsun; patron o. Kendilerine ekmek veren, yemek veren, insanca yaşama hakkı veren, bu yüce adama, bu bilge adama karşı çıkmak, isyan etmek akıl alır iş değil, insan hiç ekmek yediği yere ihanet eder mi? Etmez; demek ki ediyormuş. Patron işçiyi korur kollar, fakirin fukaranın halinden anlar; hem koskoca adam sizin bir avuç kıymetsiz paranıza mı kaldı? Gayrı varın, gidin başka bir yerde çalışın, beğenmiyorsanız. Sizi adam yerine koyup iş verende, adam gibi davrananda suç. Sallandıracaksın böylelerini ibret-i alem olsun diye, köy meydanda seher vakti, alaca karanlıkta asacaksın, sonra bak bakalım bir daha grev diyorlar mı? Ekrem ne yapıp ne edip bu akılsız arkadaşlarını greve çıkmaktan vazgeçirmeliydi. Patronunun üzülmesine, öfkelenmesine yüreği dayanmazdı, gözüne gram uyku girmez, sabaha kadar ruh gibi dolanır, derde düşerdi. Evvela Rasim'i ikna etmeliydi, sonra Hüseyin 'i, sonra diğerlerini, sonra... Herkes adam gibi işini yapmalıydı, kendine sunduğu nimetler için önce Yüce Yaradan'a sonra patrona şükretmeliydi. Fabrikaya varınca doğruca Rasim'in yanına gitti diğerlerine selam vermeden. Rasim'i tuttu kolundan çekti bir köşeye, uzun uzun konuştu. Rasim oralı bile olmuyordu, Ekrem'i dinliyor ama duymuyordu, Ekrem'e bakıyor ama onu görmüyordu, büsbütün oradaydı, sanki hiç varolmamıştı. Ekrem, Rasim'i bu kötü yoldan, bu şer yolundan vazgeçiremeyeceğini, arkadaşının şeytana aldandığını bir zaman sonra acıyla anladı, gayrı ne yapsa boştu. Nefes nefese Hüseyin'i yanına vardı, "Yapmayın, etmeyin" dedi. "Haramdır, günahtır" dedi. Sonra dedi, patronun yüzüne nasıl bakacaksınız, bunun hesabını nasıl vereceksiniz dedi. Hüseyin, Rasim'in aksine Ekrem'i can kulağıyla dinliyor, onun söylediklerini aklında sırayla ölçüp biçiyor ve reddediyordu. Orada Ekrem ile uzun uzun tartışmak ve daha fazla zaman kaybetmek istemediğinden Ekrem'e, greve çıkmak isteyenleri desteklemeyeceğini belirtti.

 

***

Mesai bitimi sendika fabrika geneli bir toplantı düzenleyecek ve  grev kararı bu toplantıda oy birliği ile alınacak veya reddedilecekti. Ekrem mesai bitimi namazını kılıp Yüce Yaradan'a, patronuna karşı kumpas kuran, isyan eden insanlara fırsat vermemesi, o insanları cezalandırması, o insanları şeytanın yolundan alıkoyması için yalvardı, daha sonra toplantı salonuna yetişti. Birkaç dakika içinde  nihai karar açıklanacaktı. Ekrem bir yandan kendi kendine söyleniyor, bir yandan da bu insanlarla aynı yerde bulunmaktan, aynı fabrikada çalışmaktan dolayı tövbe ediyordu; demek ki bu bir imtihandı. Yüce Yaradan, Ekrem'i bu insanlarla sınıyordu ama Ekrem aldananlardan değildi. "Şu toplantı bitsin doğru patronun yanına gideceğim" diyordu, "Beni diğer fabrikaya aldırmasını isteyeceğim. Patron halden anlar. Beni, muhakkak bir yolunu bulur da öbür fabrikaya aldırır, gerekirse kendini feda eder ama yine de deva olur derdime." Allah muhafaza, ya olmazsa? Ölene dek bu insanlarla çalışmaya mahkum olursa, patron müsaade eder. Hem bu zamana kadar Ekrem, patronun bir dediğini iki etmemiş, patronun sözünü kutsal bilip sakınmıştı.Sendika sözcüsü kararı açıkladı, Rasim ve arkadaşları kazanmıştı, sendika grev kararı almış. Ekrem bir an için hayatındaki en kıymetli şeyi yitirmiş gibi üzüldü, olduğu yerde taş kesildi, nihayetsiz bir boşluğa düşer gibi bir iki adım sendeledi. Etraf çok soğuktu, ölüm gibi soğuktu,mavi bir karanlığın içinde sonsuza doğru dizleri kan içinde, gözleri körelmiş, elleri bağlı, düşe kalka koşuyordu. İnsanlar, sesler ve renkler gittikçe bulanıklaşıyor, kayboluyor ve kararıyordu. Çığlıkları, uğultuları ve sessizliği dinliyordu. Nesneleri, insanları seçemiyordu, iliklerine kadar üşüyordu Ekrem. Boşuna uğraşmıştı, demek ki serde bu da varmış. Başına bu musibet de gelecekmiş oysa o kadar yalvarmıştı, yakarmıştı, dil dökmüştü. Daha fazla düşünmeden hemen patronun odasına gitti. Dili varmıyordu, kelimeleri unutmuş, onlara büsbütün yabancılaşmış gibiydi. Bir şeyler söylemeye çalıştı, kekeledi. Patron grev kararını öğrendiğinden beri burnundan soluyor, hemen oracıkta Ekrem'in canını almamak için kendini zor tutuyordu. Bu namussuz herif hangi yüzle, hangi cesaretle buraya geliyordu, demek patronunun odasına yol geçen hanı gibi dalıp girecek cesarete sahipti, demek patronundan korkmuyordu? Ekrem adeta dilini yutmuştu, sanki hünkarın emir ve buyruklarını layıkıyla yerine getirmediği için cezalandırılmış, köy meydanında bütün insanların şaşkın, korkulu, neşeli bakışları arasında dili kesilmiş de aç kurtların önüme atılmıştı; gayrı Ekrem'e konuşmak ve kelimeler haram olmuştu. Ekrem adeta varoluş mücadelesi veriyordu, artık kendisine ve patronuna ihanet eden bu hayırsız, bu bedbaht insanlarla aynı yerde, aynı fabrikada bir an daha bulunmak istemiyor, patronuna bir an evvel kendisinin öteki fabrikaya geçmek istediğini anlatmaya çalışıyordu. Oysa patronun Ekrem'e daha fazla  tahammülü kamamıştı. Greve çıktığı yetmiyor bir de ahıra girer gibi kendi odasına giriyordu bu akılsız adam. Bir saattir saçma sapan bir şeyler geveliyordu. "Be... Be... Ben" diyordu "geçmek istiyorum, geçmek öbür fabrika..." "Artık burda, artık olmaz..."  Patron Ekrem'in yakasından tuttuğu gibi tokatladı, iyice tartaklayıp dışarı attı. Ekrem gözünün önünde birdenbire dev bir hayalet belirmiş gibi şaşırdı, olayların nasıl buraya geldiğini anlamaya çalışıyor, tekrar tekrar nerede hata yaptığını düşünüyordu. Yoksa patronu kızdıracak bir şey mi söylemişti bilmeden? Eğer elinde olmadan bir kusuru olduysa patronuna karşı, onu kıracak ya da hiddetlendirecek bir söz çıktıysa ağzından, kendini asla affetmezdi. Bu günaha nasıl düşmüştü? Patron her zaman her şeyin en iyisini bilirdi. Dişleri adeta makinenin dişlileri arasında ezilmiş, un ufak olmuş gibi sızlıyordu, resmen Ekrem inlememek için direniyordu. Patronun sözü üstüne söz yoktur, ne iyi etmişti de patronun yanına gelmişti. Böğrü bir bıçak saplanmış gibi ağrıyordu. Nefes almakta gittikçe zorlanıyor, soluklandıkça ciğerlerine adeta birer ok saplanıyor, ateşe düşmüş gibi canını yakıyordu. Öleceğini sandı Ekrem bir an, nihayet bu insanlardan kurtulacağını... Sanki asılardır ağzına tek bir lokma dahi girmemiş, acından ölmek üzere olan aç kurtlar gibi ağrıyordu karnı. Patrondu, ne yapsa hakkı vardı, şikayet etmemeliydi Ekrem patronundan, bir bildiği vardır muhakkak patronun. Gözleri kararıyor, aşağıda bağrışan insanların sesini, öfkesini dahi zor duyuyordu. Neyse ki patronu görmüştü, derdini izah edememişti ama olsundu, patronu Allah korusundu, ya patronu kendine gücendiyse, alındıysa; Ekrem o zaman ne yapardı? Yaşayamaz, bu utancı, bu ayıbı onuruna yediremezdi.

 

Sefa Taşkın

 

***

 

Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön