Karşımda bi’kaç ekran birden açık. Televizyon, bilgisayar, ipad ne varsa yığdım önüme. Ekranlardan birinde kürklü, boynuzlu, yüzü boyalı biri ABD Kongresi’nde koşturuyor. Ortalık karman, çorman. “İnanamıyoruz yaşadıklarımıza” diyor yayına bağlanan yetkililer. Diğerinde köklü bir üniversitenin kapısında kelepçe var. O kadar 10’dan geriye saymışız, “Hoş geldin 2021” demişiz, daha ilk haftadan yaşadığımız şeylere bak.


“Hoş geldin 2021! Görüyoruz ki koç başıyla gelmişsin”

Bu ilk yazıyı yazarken kafamda çok farklı bir konu vardı, ancak gündem yoğun olunca tümden vaz geçtim. Aslında ilk yazıda hiçbir şey anlatmak istemediğimi fark ettim. Televizyon efsanesi Seinfeld’in bu kadar çok sevilmesinin nedeni de hiçbir şey hakkında olmasıydı sonuçta.


George: Bak bu dizi olabilir. Dizi budur!

Jerry: Ne?

George: Bu! Sadece konuşma.

Jerry: Evet, tabii.

George: Ciddiyim. Bence güzel bir fikir.

Jerry: Sadece konuşma mı? Peki dizinin konusu ne olacak?

George: Hiçbir şey.

Jerry: Hikâye yok mu?

George: Unut hikâyeyi.


Yazmayınca kendimi de duyamıyorum

Müteveffa filozof Hannah Arendt’in 1964 yılında Alman gazeteci Günter Gaus’la yaptığı “Ne kalıyor geriye? Dil kalıyor” başlığıyla yayınlanan söyleşisindeki gibi. Sahi neden yazarız? Arendt “Benim için önemli olan, anlamaktır. Bana göre yazmak bir anlama arayışıdır, anlama sürecinin bir parçasıdır.” der mesela. Bunu okuduğumda daha tıfıl bir üniversite öğrencisiydim ve ilk okuldan bu yana neden hep yazdığımı böyle fark ettim. Kendimi anlamaya çalışıyorum belki de. Yoookkk, tabii ki ilk okuldayken “Hadi biraz yazayım da kendimi anlayayım” diye yazmadım. O zaman konu ilk defa yaşanılan –daha sonra adına tecrübe diyeceğimiz kazıkların ufak tefek bileşkeleri olan- olaylar oldu. Küçükken arkadaşımla keşfettiğin yeni şeyler ya da. Su dolu bardağın üzerine kağıt kapatıp çevirdiğimizde suyun dökülmemesini bile yazmışım mesela. Ne büyük deneysel çıkarımlar…

Yaş büyüyünce günlüğün içeriği de değişmiş.

Anne, babamla tartışmışım yazmışım. Aşık olmuşum, yazmışım.

Günlük tutmam ben okuldayken annemin günlüğümü okuduğunu fark etmemle sekteye uğradı bir dönem. Çok dahiyane bir o kadar da kırılması zor şifre koymuştum oysa.

“Bu günlük bana aittir, lütfen okumayınız!”

Tam Türk annelerinin merakını körelten cinsten.

(Düşünüyorum da, daha davetkarı olamaz!)

Pek tabii, dünyanın başıma yıkılmasıyla birlikte, “#nofilter” yazılarıma kırılması zor şifreler ekledim. Çok önemli olaylara, platonik aşklara üstün zeka ürünü “tırnak içi” şifreleri koydum. “Bugün okuldan sonra “Zeynep”le buluştuk. Saçlarını daha da kısa kestirmiş ve kirli sakal bırakmış. Süper görünüyordu.”


İlginçtir annem şifreyi çok çabuk kırıp, konu ile ilgili beni mülakata çağırdı.

Mülakatta sorduğu “5 yıl sonra kendini nerede görüyorsun kızım” sorusuna cevap veremedim. Ünversite sınavları vardı ve Zeynep’le görüşmemiz kafa karışıklığı yaratabilirdi. Zeynep’le küstüğümü söyledim eve. Zeynep daha sonra o kadar markalaştı ki gerçek adını unuttum. Sonra günlük tutmaya bilgisayarda devam ettim. Şifrenin hasını orada kullandım. Sonra yıllar geçti, bir baktım üniversiteden mezun olduktan sonra bu yazma işinden para filan kazanmaya başladım. Sevdiğin şeyi yapıyorsun, para veriyorlar. Hayır, heyecanlı iş de...

Kızım dünyaya gelene kadar da çalıştım. 37 yaşına kadar.

Sonra ev dönemi başladı. Tataaaam!

Sonra bir baktım kedi gibi kuyruğumu kovalıyorum. Üzerimde sabit bir sabahlık, altımda siyah tayt. Rutin belli; bebekle ilgilenme, yemek, çamaşır…


Bu bitmeyen döngü, sabit tutmaya çalıştığım sistemde hafif yanık kokusu vermeye başlayınca, yine kendimi yazmaya verdim. Günlerden bir gün -hayat ilginç- 20 gün içinde Avustralya’ya taşınma kararı aldık. Toplanmış, gidiyoruz.

E yazmasan olmaz…


Şimdi? Dünya’nın en dibi olarak adlandırılan Avustralya’dayım.Yaş da durur mu yine geçti, oldum 40 tabii… Yazacak daha çok şey bir de. Yapmayı çok sevdiğim şeyi yapmaya devam edeyim mi?Evet, ama bir yandan ortalık da karışık şu an. 3,5 yaşında küçük bir kız çocuğu var çevremde. 0’dan inşa edilen bir kariyer. Çalışılması gereken dersler, yazılması gereken ödevler, ocakta pembeleştirilen soğanlar, bulaşık makinesinden çıkması gerekenler, toplanması gereken çamaşırlar ve sivri bi’şeyle temizlenmesi gereken pencere kenarları...


Pandemiden dolayı evlere de kapandık malum. Oturayım, bekleyeyim biraz, ortalık durulsun. Hem çocuk da büyür. Hatta biraz daha büyüsün ilk okula filan başlasın. Yok, üniversiteye başlasın dageleceğini kursun. Güzel bir de iş bulur kendine... Evlenir belki, sonra da çoluk çocuğa karışır. Eve ses olur çocuk. Çok çocuk, çok ses olur. Dünya zaten şu an anlaşılmaz bir halde. Sokakta maskeli, eldivenli insanlar yürüyor.

Roland Emmerich? Sen misin?

Sonra bir soru sordum kendime. Sadece kafamda konuşmasam da, birlikte mi konuşsak mesela? “Bir demlik çay kaynatıp, arada sohbet mi etsek?” dedim.

Şöyle güzel, kutu gibi, kafanı huzurla sokabileceğin bir sütun mesela.

İşte burasının uzun ve karışık hikayesinin giriş kısmı bu.

Daha neler konuşuruz kim bilir?

Bu vesile ile herkese merhaba!

Dünya’nın en ucundan arada yazarım size...


Not: Bana düşüncelerimi kaleme alma imkanı sağladığı için HTHayat ailesine çok teşekkür ediyorum.


Instagram: @defnedownunder

Facebook: Yasemin Akyol Başar

Twitter: @yaseminakyolbsr

Linkedin: Yasemin Akyol Başar


Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.