Oyuncak endüstrisi yaratıcılığı engelliyor

Oyuncak endüstrisi yaratıcılığı engelliyor

Günümüzün mesleği haline gelen çocuk gelişimi benim de eğitimini devam ettirdiğim bir bölüm. Fakat benim araştırmalarımın ya da yazılarımın kaynağı çocuk gelişimcisi yaklaşımı değildir. Ben çocuk ve çocukluk sosyolojisi alanında akademik anlamda çalışıyorum. Yani yazılarımın kaynağı sosyolojik temellidir. Konulara tarihsel süreçte yaklaşıp toplumsal boyutlarına değiniyorum. Bu yazımda da oyuncak endüstrisini sosyolojik bakış açısıyla incelemeye çalışacağım.

 

Oyun, oyuncak günümüz çocukları ve ebeveynleri için eğlence anlayışı dışında pek bir anlam ifade etmiyor. Bakıldığında, çocuklara yaşlarına ya da gelişim düzeylerine göre oyuncak almaktayız. Ahşap oyuncaklar, bin bir çeşit bebekler, akla hayale gelmeyen şekillerde robotlar, tüm bunlar çocukların sahip olmak için delirdikleri oyuncak çeşitleridir. Bu konuya birkaç yönden bakabiliriz. Birincisi, bu kadar oyuncağa sahip olan çocuklar bir o kadar da doyumsuzlar maalesef. Doyumsuzlar çünkü herhangi bir oyuncağa sahip olmanın hazzını taşımıyorlar. Yeni çıkan bir oyuncağı daha mağazada görmeden internetten sipariş veriyoruz. Hatta çoğu zaman çocuğun haberi bile olmuyor. Biz kendimizi oyuncak mağazalarında ya da oyuncak sitelerinde bulabiliyoruz. Sonra çocuğa “bak sana ne aldım” ya da “yeni çıkmış hemen aldım” gibi ifadeler kullanarak hazlarını ertelemeyi de öğretemiyoruz. Hemen sahip olmanın rahatlığına alışan bir çocuk o istediği oyuncağa sahip olmak için beklemesi gerektiğini asla bilmiyor ya da sahip olamayacağını bilmiyor.

 

Diğer boyut ise daha önemli toplumsal sonuçlar doğuruyor. Oyuncak endüstrisinin gelişimi, çocuğu sanılanın aksine daha çok mutsuz ediyor. Şöyle bir örnekle açıklamak istiyorum: Ortaçağ’ın oyuncaklarına bakıldığında -ki zaten o dönemde böyle bir endüstriden söz etmek mümkün değildir- bunların tamamen tahta, çamur ya da bezlerden oluşmakta olduğunu görürüz. Çocuklar şimdinin o çok popüler yüzünde bir ton makyaj barındıran bebekleri yerine kendi bezler ya da iplerle yaptıkları bebeklerle oynuyorlardı. Ya da atları tahtadan yapıyorlardı. Aradaki fark ise şudur: ŞİMDİNİN ÇOCUKLARI BİR BAŞKASININ HAYALİ OLAN OYUNCAKLARLA OYNARKEN, ORTAÇAĞ’IN ÇOCUKLARI KENDİ HAYALLERİ İLE OYNUYORLARDI. Tüm hayallerini, yaratıcılıklarını kile, çamura, toprağa döküyorlardı.

 

Bir düşünün, çocuğunuzun elinde davul ya da ona benzer bir müzik aleti yok. Ama çocuk bir şeylere vurarak ses çıkarmak istiyor. Sizce ne yapar? Ne yapar, ne eder kendine bir müzik aleti yapar. Bir kova alır, ters çevirir, eline de bir çatal, kaşık alır, vura vura ses çıkarır. Ya da o an başka bir oyuncağını bir davula dönüştürür. Bunu yaparken yaratıcılığını öyle bir zorlar ki ortaya şahane bir müzik aleti çıkarır. Yapar, bozar, daha iyisini yapar. Bin bir çeşit şey dener. En önemlisi de kendi emek vererek yaptığı için o oyuncaktan aldığı haz çok yüksektir ve o oyuncağına sahip çıkar. Bir köşeye atmaz.

 

Diğer önemli nokta ise bütün çocuklarda aynı oyuncakların olmasının verdiği rekabet ya da sahip olma üstünlüğüdür. Eğer arkadaşında o popüler ve pahalı oyuncak varsa, olmayan çocuk kendini ezik ve değersiz hissediyor.

 

Bu pahalı oyuncaklar ise başka bir endüstri oluşturuyor ki çocuklar için tehlike arz ediyor. Pahalı oyuncakları alamayan kesim için, bunları tehlikeli ve sağlıksız maddeler kullanarak yapan bir kesim oluşuyor. Ebeveynler de kendilerini bu oyuncakları almaya mecbur hissediyor çünkü bunlar televizyonda, sosyal medyada ya da oyuncak mağazalarında sürekli dönen reklamlar, gösterişli afişler ile çocukların beyinlerine kazınıyor.

 

Kısacası bu oyuncak konusu aslında dikkate alınması gereken bir konudur. Çocuklarımızın yaratıcılıkları ve hayal dünyaları gelişsin diye çeşitli eğitimler aldırıyoruz ya da masal kitapları okuyoruz. Ama en güzeli ve doğalı, kendi oyuncaklarını kendileri yapsınlar. Ellerindeki malzemeyi değerlendirmeyi, bir eşyaya sahip olmanın verdiği hazzı ve ona harcanan emek ve zamanı bilsinler.

 

Oyuncakların çok çeşitli olmasının, çocuklarımızın hayal dünyalarını daralttığını ve yaratıcılıklarını engellediğini kesinlikle söyleyebiliriz. Elbette hiç oyuncak almayacak değiliz. Ama alınacak oyuncak sayısını ve çocuklarımızda oluşan doyum noktasının farkında olalım.

 

Not: Siz ebeveynlere küçük bir tavsiye vermek istiyorum. Çeşitli ebeveynlik kitapları okuyoruz. Ama bunların yanında özellikle Ortaçağ olmak üzere geçmiş yüzyıllardaki çocukluk anlayışına bir göz atın. Öğrenilecek o kadar çok şey var ki…

 

Elde etmenin mutluluğuna ve sahip çıkmanın hazzına erişen çocuk doyumludur.

 

Sevgilerimle

 

 

Derya Dönmez

***

 

Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

Facebook Yorumları
Yorumlar
1
Onay Bekleyenler
0
HTHayat Okuru ne diyor?

  • Sema'nın Sağlıklı Mutfağı - Sema Sumeli anlatıyor
    Sema'nın Sağlıklı Mutfağı - Sema Sumeli...

    Süresi : 08:40 İzlenme : 0

  • Eğitim Uzmanı Koray Varol: Sınav sistemine nasıl yaklaşmalı?
    Eğitim Uzmanı Koray Varol: Sınav sistemine...

    Süresi : 23:38 İzlenme : 0

  • Yeşim'le Hayat Bilgisi
    Yeşim'le Hayat Bilgisi

    Süresi : 31:47 İzlenme : 0

  • Kanserde Doğru Bilinen Yanlışlar
    Kanserde Doğru Bilinen Yanlışlar

    Süresi : 37:35 İzlenme : 0

  • Sanal kitap mı? Basılı kitap mı?
    Sanal kitap mı? Basılı kitap mı?

    Süresi : 01:55 İzlenme : 1442

hthayat.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, video ve fotoğrafların her türlü hakkı Haberturk Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Copyright © 2018 - Üretim ve Tasarım Bilgi Grubu
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön