"Ağzımıza dek doluyuz.

Düzenliyoruz.

Parçalanıyor.

Düzenliyoruz yine, biz parçalanıyoruz. "

-Maria Rilke


Deneyen, yanılan, yanılmanın da hakkı olduğunu bilen, bir başkasına iyi gelmeye niyetlenen kadınlar bana güç veriyor. Kadınların birbirine destek olduğu platformların kişiyi inanılmaz beslediğine her defasında yeniden şahit olmak çok keyifli. Dün gece katıldığım sanal sohbet de bu açıdan çok besleyici oldu. Ortak bir yerde buluşmak, pek çok insanın pek çok yerden aynı derdi paylaşması, çözüm araması hakikaten çok kıymetli.


Dün hemen her yaş grubundan dinlediğimiz tüm katılımcıların özellikle vurgu yaptığı gerçek şuydu ki; sürekli koşturmayı salık veren bir kültürle, "kadın olmanın dayanılmaz ağırlığını" kaç yaşında olursak olalım hepimiz taşıyoruz. Bununla yaşamaya alışmış gözüksek de, hayatın belli bir noktasında patlak vererek aslında nasıl da anormal bir şeyi kendimize vazife edindiğimizi fark ettiğimizde önce derin bir acı ve beraberinde bir aydınlanma geliyor. Elimizdeki bu yeni gerçeği yadırgıyor fakat oraya yakın olmanın getireceği muhtemel rahatlığa da bir şekilde talip oluyoruz. Ve bu talebin dibine kadar hakkımız olduğunu bilmek, bize gerekli olan cesareti sağlıyor. Tüm bu aşamalardan çıkabilmeye muktedir olursak, durabilmenin cazibesine kapılmak da beraberinde geliyor.


Bunları henüz çocuk sahibi olmamış biri olarak söylerken, anneliğin ve lohusalığın muhtemel sancılarının kadına yüklediği tüm yüklerin katlanmasına değinmiyorum bile. Tek başına mücadele etmesi beklenen, her şeye yoğun bir gayretle ve daima kendinden vererek ve evet bu mücadeleyi de hakkıyla gerçekleştirerek kendisi olmayı arka plana atan, kendini kaybeden ve muhtemelen sonraki yıllarda bulma ihtimalini de büsbütün yitiren kadınlarla çevrili değil mi etrafımız? Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, hepimiz kendi annelerimize baksak buna çok yakın bir manzara ile karşılaşırız.


Eskiden fiziksel yükler fazlaydı, şimdiyse bununla birlikte mental olarak yüklerimiz arttı. Çok fazla uyarana maruz kalıyoruz ve yaşamaktan yaşamı sindirmeye vakit bulamıyoruz. Geçenlerde şöyle dediğimi hatırlıyorum: keşke fazladan bir haftam olsa ve ben diğer zamanlarımdan çalmadan tüm bu okuduklarımı, öğrendiklerimi sindirip özümseyebilsem!



Durmanın ve bunun getirdiği muhtemel gerilemenin korkutuculuğu var üzerimizde. Sanırım durmaya biraz da bu açıdan bakmalıyız. Ya geri kalırsam?

İşte pandemi bunu fark etmemize yol açtı. Artan boş vakitleri bir şekilde doldurmalıydık ve bunun ne kadar tüketici olduğunu ben şahsım adına çok ağır bir şekilde fark ettim. İnanılmaz yoğun bir program yapmıştım ve yetişemediğimi görmek beni tüketti. Kendimi yedim, kendime durma hakkı vermediğim için tükendim. Anlam veremediğim bir yorgunluk başladı ve bu kendini her şeyden el etek çekmeye varacak derecede gösterdi, ki buna da zaten depresyon diyoruz.



Tüm bu sancılı sürecin yasını tuttuktan sonra son zamanlarda kendimi dinlemeye başladım. Durma hakkıma saygı göstermek, önce kendi ihtiyaçlarıma cevap vermek adına. Çok yenilerde meditasyona adım attım. Pek çok rastlantı beni sürükledi aslında buna. Henüz emekleme aşamasındayım ki zaten bir yola girince olmak yok. Yürümek var ve bu yolda zaman zaman durmak, enerjiyi yukarı taşıyan bir basamak görevinde.

Dünkü "Durma Hakkımız" canlı yayınında katılımcılardan birisi şöyle dedi: "56 yıllık hayatımı temize çekiyorum." Çok hoşuma gitti. Hayat çünkü dönüp düşünülmesi gereken bir şey. Bu 16 yaşında da, 36 yaşında da, 56 yaşında da yapman gereken şey. Buna olanak sağlayan da geçip giden yıllar arasında zaman zaman durabilmek, eylemi bırakmak.



Durmanın yaratıcılığı artıran bir tarafı da var. Elbette böyle bir sorumluluk yüklemiyor insana, o zaman duruyor olmanın bir anlamı olmazdı fakat durup bir kendine bakınca insan, bir gayesi bir anlamı olmalı dediği hayatına sanki bambaşka bir yerden bakınca taşların da biraz yerine oturmasına imkan veriyor. Mevcut halini, bulunduğu yeri fark edince usülünce ilerlemek de kolaylaşıyor. Yaparken, yaşarken, akıştayken fark edemediğimiz kendimizi görmemizi sağlıyor. Yapılacaklar listesini bir kenara bırakınca, böyle yaptığında dünyanın durmadığına ayınca her şey daha berrak görünüyor.

Salgının ikinci ayında, havaların da düzelmesiyle balkonda uzun uzun oturdum. Durdum. O gün orada durma hakkımı kullandım ve gittiğim dünyanın beni ne kadar iyi hissettirdiğini hala anımsıyorum. Yalnızca bulutları izlemek ve düşüncelere izin vermekti olan. Durmaktı.



Konuşmasının başında Damla Çeliktaban her ay kendine iki gün durma hakkı tanıdığından ve evet aslında o zaman dünyanın da durmadığından bahsetti. O iki günü sadece koltukta geçirdiğini anlattı. "İki gün yatma fikri" müthiş! Dinlemek, bunu hayal etmek bile beni rahatlattı.



Durmak, yerinde saymak, tökezlemek, gerilemek hatta belki başa dönmek.. kabul edilebilir değişimler olmaya başladığında, kurtulduğumuz gereksiz yükler bir bir hafifletecek hepimizi.

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
Yorum yazmak için üyelik girişi yapmalısınız.

Sizlere daha iyi bir hizmet sunabilmek için sitemizde çerezlerden faydalanıyoruz. Sitemizi kullanmaya devam ederek çerezleri kullanmamıza izin vermiş oluyorsunuz.

Detaylı bilgi almak için 'Çerez Politikasını' ve 'Gizlilik Politikasını' inceleyebilirsiniz.