İsmail Gezgin'den 'Aşkın Arkeolojisi'

Gümüşlük Akademisi’nde ders veren İsmail Gezgin, her ay değişen müfredat programında son olarak “Aşkın Arkeolojisi”ni ele aldı.

İsmail Gezgin'den 'Aşkın Arkeolojisi'

“Fallusun Arkeolojisi”, “Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm” ve “Sanatın Mitolojisi” adlı kitapların yazarı İsmail Gezgin bir süredir Arnavutköy’deki Gümüşlük Akademisi’nde de ders veriyor. Her ay değişen müfredat programında son olarak “Aşkın Arkeolojisi”ni ele almıştı; izledim, konuştum, yazdım...

 

Sevgililer Günü diyerek 14 Şubat’ı kutladı ya insanlar birkaç gün önce; ben inanmasam ve katılmasam da o kutlamalara, aşkın da diğer her şey gibi bir tarihi, dolayısıyla arkeolojisi olduğunu düşünerek bunu en iyi konuşabileceğim kişiyi bulmaya karar verip İsmail Gezgin’e gittim. Gümüşlük Akademisi’ndeki “Aşkın Arkeolojisi” derslerinin yaratıcısı da olan Gezgin’le sohbetimizde anladım ki popüler kültürün ve Sevgililer Günü ilanlarının gösterdiğinin aksine aşk hiç de pembe kurdeleli bir hediye paketi sayılmazdı aslında. Yakıcı, yıkıcı ve tekinsiz bir şeydi, o yüzden de geçmişte ve günümüzde iktidarların en korktuğu güçlerden biri olagelmişti. İşte onunla cinselliğe ve “onun evcilleştirilmiş biçimi” dediği aşka dair konuştuklarımız...

 

Aşk kelimesinin kökenini biliyor muyuz?

Türkçe’ye Arapça’dan girmiş bir kelime; “işk”, yakıcı, şiddetli sevgi manasına gelir. Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya aşk ve âşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır. Küçük bir söylem analiziyle aşka bakışın çok da iyi bir bakış olmadığını ortaya koymak mümkündür. İstisnalar söz konusu olabilir ancak hiçbir kültürde olumlu atıflar yüklenmiş bir aşk hikâyesi neredeyse yoktur. Toplumsal yapı aşkı sevmez, onu bir tehdit olarak algılar. Çünkü aşk, normatif olanı yani normal ve sıradan olmayı kabullenmez ve toplumun geleneklerini, yasalarını hiçe sayar.

 

Söylediklerinizi örneklendirir misiniz?

Dünyanın en eski Doğu-Batı savaşı olan Truva Savaşı bir aşk hikâyesi yüzünden ortaya çıkmıştı. Paris’le Helene’in aşkı, savaşa, insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı. Doğu’da da manzara benziyor. Leyla ile Mecnun örneği geliyor aklımıza... Müthiş bir aşk hikâyesi gibi ama bir alt okumayla topluma aşktan uzak durmayı tembihleyen bir mesel olduğu kolaylıkla görülüyor. Erkeğin asıl adı Kays ama gene de Mecnun olarak anılıyor; delirişinin daha iyi vurgulanabilmesi için. Örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün.

 

Biz bütün bunları nereden biliyoruz?

En önemli kaynaklar yazılı belgeler. Antikçağ’dan günümüze kalan yazılı kaynaklar, tragedyalar... Felsefi metinler eski toplumların aşka yaklaşımını gösteriyorlar. Elbette şunu da vurgulamak lazım; sözü edilen aşk kavramı daha ziyade heteroseksüel ilişki temelli, çünkü toplum hiçbir zaman ötekileştirdiklerinin hikâyesine yer vermedi.

 

Antik Yunan’da bile mi?

Antik Yunan ve Roma kültüründe aşkın farklı bir boyutu daha var, evet. Erastes ve Eromenos adı altında kavramlaştırılan “olgun erkek-genç delikanlı” aşkı... Filozoflar tarafından da yüceltilen bir aşk biçimi bu, hatta Antikçağ’da olumlu atıfta bulunulan tek aşk türü. Bugün bildiğimiz eşcinsel ilişkiden farklı. Olgun erkeklerin gençlere verdikleri bir erkeklik dersi gibi algılanabilecek bir ilişki... Çocuk istismarı diyenler de var tabii.

 

Dan Brown gibi komplo teorisyenlerinden sonra şifrelere meraklı hale geldik ya; onların romanlarında söylendiği gibi eski uygarlıkların izleri günümüzde olanca canlılığıyla sürüyor mu? Bilhassa aşk ve cinsellikle ilgili olarak...

Bugünkü kültürün, davranışlarımızın altında, yani buzdağının görünmeyen kısmında bu davranış ve kültürleri bir kukla gibi hareket ettiren şeyin geçmiş ve tarih olduğunu düşünüyorum. Bugünkü kültürel göstergelerin çoğu en azından yaklaşık 12 bin yıllık uygarlık sürecinin son halkasıdır. Bu nedenle de insanın kültürü ve hatta kendi bedeni bile geçmişin izini taşır.

 

‘Uygarlığa Geçişin Bir Nedeni Aşk’

 

Kendi bedeni bile” derken...

 Yaklaşık 10 bin yıl önce çömleğin icadı, yüzümüzün, dişlerimizin ve çenemizin halihazırdaki formuna kavuşmasının nedenidir aslında. Ayaklarımız ve bedenimizin diğer uzuvları, ayakkabı veya elbiselerimize göre yeniden biçimlenmiştir. Kültürel olarak da aile kavramının, ilk köylerin kurulmasıyla başladığını düşünebiliriz. Haliyle evlilik ve aşk diye tanımladığımız kurumla duygusal davranışlarımız da o günlerde şekillenmeye başladı.

 

O halde yaşadığımız mekânlar bile aslında davranışlarımızı etkileyen birer unsur...

 İnsanlar arası iletişim mekânsal düzenlemelere uygun hareket eder. Mağaraların içinde küçük klanlar halinde yaşayan eski insanların aşk anlayışıyla, köylerin kurulmasından sonra ailelere bölünmüş klanın aşk anlayışı aynı olabilir mi? Hatta bazı araştırmacılar uygarlığa geçişin nedeni olarak bunu gösteriyor. Köyler ve evleri, insanları doğa koşullarına karşı korumasının yanı sıra daha büyük bir fonksiyonu insanlar arasındaki ilişkiye getirilen mekânsal düzenlemeler olarak okuyan bilim insanları var. Meseleye böyle bakınca ne görürüz? Mahremiyet pratiğine uygun evler, pencereler ve kapılar inşa edildiğini... Başka? Duvarlar içeride ve dışarıda kimin kalacağının kesin sınırlarını çizerken pencereler ve kapılar, kimin içeriyi ne kadar görmeye ve içeriye girmeye izinli olduğunu açıklayan göstergelere dönüşür. Çünkü bugünkü toplumsal cinsiyet rollerinin altında o günlerden itibaren inşa edilmiş bazı düzenlemeler yatar. 4 milyon yıl evler ve köyler kurmadan yaşamış insan neden son 12 bin yıldır köyler inşa etmeye başlamış, bunun üzerine iyi düşünmek lazım...

 

Aşk ve cinsellik başından beri birbirinden iki ayrı kavram mıydı yoksa bu, tarihin belirli bir döneminden sonra, toplumların muhafazakârlaşmasından sonra mı gerçekleşti? Eğer öyleyse nasıl, ne şekilde diye sormak isterim...

En azından yazılı kültürün ortaya çıkışından itibaren aşkın ve cinselliğin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıldığını görebiliyoruz. İlişki aşkın kültürlendirilmiş hali, evcilleştirilmiş cinsellik... Özünde cinsel ilişki yatar. Biraz önce de söylediğim gibi aşk toplumsal düzeni tehdit eden bir şeydir aslında.

 

Niçin?

Eh, çünkü gönül ferman dinlemez. Aşkının peşine düşen ne kural ne kanun tanır. Bu nedenle de normatif toplumsal yapı bu ilişki biçiminin aşkın halinin tekinsizliğinden korkar.

 

 

Gümüşlük Akademisi Arnavutköy’de önümüzdeki günlerde başlayacak “Gündelik Yaşamın Arkeolojisi” başlıklı seminerler dizisinde İsmail Gezgin, katılımcıları bir çeşit zaman yolculuğuna çıkaracak ve onlarla beraber evlilik, gelenek, yasalar, cinsiyet rolleri, kadın, erkek ve çocuk olmak gibi konuların izlerini tarihte ve sanatta sürecek.

 

‘Günümüzde Genler Ve Beden Kader Olmaktan Çıktı’

 

Geçmişte bizim bugün bilmediğimiz aşk çeşitleri var mıydı?

Bizim bilmediğimiz bir aşk yok. Aşk ve cinsellik, tarihsel süreç içinde çok değişmedi. Tarihteki en radikal kırılma noktası ‘68 hareketiydi. Neolitik dönemden itibaren kurulmaya çalışılan feodal, seksist ve eril cinsiyet rolleri bu olayla yeni bir döneme girdi. Bu gün çiçek çocukların mücadelesinin meyvelerini paylaşıyoruz. Kadının binlerce yıl sonra ilk kez kamusal mekânlarda boy göstermesi, üretimin ve dolayısıyla tüketimin bir parçası haline gelmesi de önemli gelişmeler arasında.

 

Peki ya günümüzde yaşananlar?

Günümüzde çok önemli şeylere şahit oluyoruz. Çünkü uygarlığın kemikleşmiş geleneksel yapısı değişiyor, dahası uygarlık değişiyor. Buna “post-insan” diyorum ben. Yeni bir dönem başladı; genler ve beden kader olmaktan çıktı. Doğduğumuz bedenle yaşamak zorunda değiliz artık. Bedenimizi yeni montaj teknikleriyle istediğimiz gibi modifiye edebiliriz. Artık ikili cinsiyet toplu mu yok; Almanya çift cinsiyetliliği (interseks/hermafrodit) yeni bir cinsiyet olarak çoktan kabul etti. Ne kadar birey varsa o kadar cinsel kimlik hatta cinsiyet söz konusu. İnsanlar artık kendilerini hiç bir tarihsel gelenek bağıyla tanımlamak istemiyor. Bedenlerini diledikleri gibi değiştiriyor, tanımlıyor ve kullanıyor... Bu, uy garlığın değişmesi anlamına geliyor bana göre. Neolitik dönemde atılmış geleneksel doku etkisini yitirmeye başladı. Masallar, oyuncaklar farklılaşıyor ve beraberinde tüm yaşam değişiyor.

 

Röportaj: Gülenay Börekçi

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 8751

  • Damla çikolatalı kurabiye tarifi
    Damla çikolatalı kurabiye tarifi

    Süresi : 00:48 İzlenme : 2143

  • Yoğurtlu kereviz salatası
    Yoğurtlu kereviz salatası

    Süresi : 01:17 İzlenme : 5411

  • Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?
    Yılbaşı hindisi nasıl yapılır?

    Süresi : 03:40 İzlenme : 2372

  • Fıstık ezmesi nasıl yapılır?
    Fıstık ezmesi nasıl yapılır?

    Süresi : 00:49 İzlenme : 3528

hthayat.haberturk.com internet sitesinde yayınlanan yazı, haber, video ve fotoğrafların her türlü hakkı Haberturk Gazetecilik A.Ş.’ye aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez. Copyright © 2018 - Üretim ve Tasarım Bilgi Grubu
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön