Sibirya - Uyuyan topraklar

Sibirya - Uyuyan topraklar

Bir süredir ismimden çok sıkılmış durumdayım. Kendi ismimi kendim koysam ne koyardım diye düşündüm. Düşündüm, düşündüm, bulamadım. Sonra bir gün hthayat.com’da "Daha önce hiç duymadığınız ilginç isimler" başlıklı yazıyı gördüm, düşünmeden tıkladım. İlk isim Sibirya. Tatarca "Uyuyan Topraklar" demekmiş.

 

Diğerlerine de göz attım ama aklım Sibirya’da. Kendimi isme öyle yakın hissettim ki.

 

Edebiyatını çok güçlü bulduğum Rusya. Metafizik, kuantum gibi konularda çoktan aşmış, hatta uçmuş olduğunu düşündüğüm ülkenin kar altında kalmış uyuyan kısmı. Biraz irdeledim, "uyuyan" deyince ne geliyor aklıma. Bereketlenen, huzurla bekleyen, hiçbir şey yapmadan barındıran, toprağın altındaki akış.

 

Kendime bir yazar adı koysam, O da "Sibirya" olsa. Ne güzel olur.

 

Bir süredir kendi ismimden sıkılmış durumdayım. Ne çok Burcu var etrafımda. Doğduğum dönemde modaymış bu isim. Hatırlıyorum ilkokulda sınıfımda 2 Burcu daha vardı. Şimdi bazen bulunduğum ortamlarda 4 Burcu bir arada olabiliyoruz. Yok artık diyorum. Bu kadar Burcu bir arada bana ne anlatmaya çalışıyor. Yine o kişisel gelişim kitaplarının meşhur lafı gibi ayna tutmak mı mesaj? Kulağıma gelen ilk ses ise "sıradansın". Öyle aşmış sıradanlardan değil. Düpedüz sıradan. Sen de tıpkı tüm sıradan insanlar gibi sıra dışı olma çabasındasın. Bir megafon var elinde ve kulağımın dibinde bağırıyor. Daha da sıradanlaşıyor, sıradanlığa sarılıp sıra dışı olmaya çalışanlardan. Kabul ediyorum ve sıradan olduğumu düşündüğümdeyse gözümün önüne gelen sahne değişiyor: Zincirle kendini döven, kanlar içinde ama acı hissetmeyen, kendini adadığı her ne ise onun için onunla yok olan bir kadın (Kendini adadığının ne olduğunu görmüyorum, sadece önünde koca bir boşluk var, ah, onu bir bilsem, ah onu bir görsem...)

 

Sıradanlığımın bana getirdiği sıra dışı olma çabaları beni öldürüyor. Sürüne, sürüne… Kendimi döve döve yoruluyorum, dövmeyi bıraktığım zamansa işte o anda Burcu ve Sibirya buluşuyor. Yaralarım sızlıyor, acıyı hissediyorum, uykuya geçiyorum. Tarifsiz, derin, yok oluşu hissettiğim tarifsiz bir uykuya. Sibirya huzur veriyor bana.

 

Aklıma 19. Yüzyıl şairlerinden, 27 yaşında bir düelloda yaşamını yitiren Mihail Lermantov’un tek romanı “Zamanımızın bir kahramanı” geliyor. Roman kahramanı Peçorin’in, kötülüklerden yaratılmış bir portre olarak sunulduğu kitap, banaysa sadece iyi ve kötünün aynı olduğunu hatırlatıyor. Peçorin zihnimde “Sibirya’nın sembolü gibi”; benim henüz yaşamadığım ama düşündüğümde huzur bulduğum kapanmak, kapatmak, adamak istediğim.

 

Bütün bu duygular, isimlerin enerjisi olduğu fikrimi ateşliyor. Bunu sadece kendi ismimde değil hayatıma giren isimlerde de fark ediyorum. Bazı dönemlerde hayatımda bazı isimler çoğaldı, süreleri dolanlar ayrıldı. Şimdiyse ağır gelen kendi ismim… Rahatlatansa Sibirya.

 

Atölye Cihangirli’de Mehmet Ali Bulut’un “harflerin tılsımı” konulu konuşmasını dinlemeye gittim. Çok değil sadece 3 defa. Mehmet Ali Bulut harflerin gizemini çözmüş gibi geldi bana. Bir hesap öğretti, bu hesaba göre herkesin 0-28 arası bir numarası var. 0 ve 28 eşit. Nasıl hesaplandığını öğrendiğimi sanıyorum ama emin değilim. İşin sırının kendi ismin kadar anne isminde yattığını düşünüyorum. Ben hocaya göre 16-17, bana göre 26-27’yim. Ama Sibirya olunca 1 oluveriyorum. Sibirya ile ruhum, bedenim, zihnim dinleniyor. Bir yerlerde hesap hatası da yapıyor olabilirim. Ya da bu rakamları ilahlaştıracak da değilim. Ama Sibirya'nın beni rahatlattığını doğruluyor.

 

Burcu Çotuk

***

 

Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön