Kötülüğün sıradanlığı ve öğrenilmiş çaresizlik

Kötülüğün sıradanlığı ve öğrenilmiş çaresizlik

Hannah Arendt’in 1963 yılında yayımlanan Eichmann Davası’na ilişkin kitabı Yahudi sorunu ve Antisemitizm düşüncesi bakımından önemli tartışmaları içermektedir. Arendt’in bu davayı incelediği kitabinin alt başlığı “Kötülüğün Sıradanlığı”dır. Bu ifade fikirsizliğin yol açtığı zararlı sonuçları dile getirmektedir. Eichmann kendisine verilen emirlere yalnızca itaat etmiş kararlarının sonuçlarını ölçüp biçmemiştir. Filozof bu düşüncelerini oluştururken baktığı yer, dönemin yıkıcı sonuçlarına yol açan Nazi suçlularının mahkemelerde verdikleri ifadeler olmuştur. Bütün sanıklar sanki anlaşmışlar gibi aynı biçimde kendilerini savunmuşlardır: "Biz yapmasak başkası yapacaktı". "İddia edilen suçları kabul etmiyoruz. Biz hiçbir insanın öldürülme emrini vermedik." "Emirleri ve yasaları uygulamaktan başka yapılacak bir şey yoktu."

 

1953 yılında Solomon Asch tarafından yürütülen deneyde deneye katılacak olan katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenmiştir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilmektedir. Bu kartların birinde biri kısa biri orta ve biri uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır. Deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulmuştur. Deneyde katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch'ın asistanlarıydı ve önceden belirlenen davranışları yapmaktaydılar. Deneyin amacı gerçek deneğin davranışlarının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktı. Katılımcıların hepsi aynı odada durmakta ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenmekteydi. Gerçek deneğe ise sıra en son gelmekteydi. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların cevaplarını duymaktaydı. İlk birkaç denemede tüm denekler doğru cevap vermekteydi. Fakat daha sonra gerçek denek dışındaki katılımcılar hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladılar. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32'si grubun yanlış da olsa söylediği cevaba katılmıştır. Bu deneklere araştırmadan sonra davranışları hakkında soru sorulduğu zaman, bunların çoğunun alay edilmemek ya da hor görülmemek için gruba uyduğu ortaya çıkmıştır.

 

Bu deneyden yaklaşık 10 yıl sonra 1961’de Eichman yargılanmaya başladıktan 3 ay sonra Yale üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram  insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisi gerçekleştirdi. Yale Üniversitesi'nde özel olarak hazırlanan bir bölümde gerçekleşen deneyde, katılımcılar gazete ilanı ile bulundular. Katılımcılarda herhangi bir özellik aranmadı, 20-50 yaş arasından sıradan insanlardı. Sadece ilk deneyde katılımcıların hepsi erkeklerden seçildi. Katılımcılara deneyin "cezanın öğrenmedeki etkileri" üzerine olduğu söylendi ve deney tamamlandıktan ancak belli bir süre sonra asıl amaç açıklandı. Deney başlamadan önce, diğer bir katılımcının da var olduğu, aralarında kura ile bir "öğretmen" ve bir "öğrenci" seçileceği açıklandı. Seçim kura ile yapılacak, kura da "öğrenci" ve "öğretmen" yazan iki kağıdın katılımcıların seçimi ile yapılacaktı. Ancak ikinci katılımcı, deney grubunun elemanıydı ve her iki kağıtta da "öğretmen" yazıyordu. Dolayısıyla gerçek katılımcının öğretmen rolünde olması kaçınılmazdı. "Öğrenci" ile "öğretmen" birbirinin sesini duyabileceği ancak birbirini göremeyeceği farklı odalarda yer aldılar. Deneyin asıl amacında otoriter figürü temsil eden, özellikle sert ve disiplinli görünen deney gözlemcisi, deney boyunca katılımcının (öğretmenin) yanında kaldı. Deney başlamadan önce katılımcıya, öğrencinin çekeceği acıyı öngörebilmesi için 45 voltluk bir elektro şok uygulandı. Deney boyunca, öğretmen öğrenciye öğrenmesi için sözcükler listesini bildiriyor ve bu sözcükleri öğrenip öğrenmediğini sorarak kontrol ediyor, her yanlış cevapta ceza olarak öğretmen; öğrenciye, bağlı olduğu makine ile her seferinde artan miktarda elektroşok uyguluyordu. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra (bu, genelde 150 Volt'tu) aktör, kendisini yan odadaki katılımcıdan ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu. Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sert gözlemci tarafından aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuldu:

 

  1. Lütfen devam edin. 
  2. Deney için devam etmeniz gerekiyor. 
  3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli. 
  4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek "zorundasınız". 

 

Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyor, tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 Volt'u 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu. Milgram'ın ilk deney dizisinde katılımcıların % 65'inin (40 katılımcıdan 26'sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorguladı, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylediler. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Daha sonra bu deney, farklı etkenlerin araştırılması için, çeşitli değişikliklerle yenilendi. Yine bu deneyden sonra benzeri deneyler tekrarlandığında sonuç değişmedi. "Das Experiment" adlı filmi de yapılan Stanford Hapishane Deneyi de ürkütücü bir biçimde sonuçlandı. Milgram daha sonra deneyi şöyle değerlendirecekti: "Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü." İtaat bir grup görüşüne olduğu gibi, bir kişiye de uyma şeklinde görülebilir. İtaat sonucu uyma davranışının temelinde; uyulanın uyanın üstündeki gücü ya da kontrolü vardır.

 

İçinde yaşadığımız "bana benzemeyeni yok et" çağında bu sonuçlar pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Bu yüzdeliğin dışında kalan; her türlü ayrımcılık, haksızlık karşısında susmayan, tepki veren insanları bir yana koyarsak; derin sessizlik, tepkisizlik ve korku hallerine de deneysel açıdan bakmakta fayda olacaktır. Korkunun; insanda doğuştan getirilen bir dürtü mü yoksa sonradan öğrenilen bir duygu mu olduğuna dair yapılan en çarpıcı deneylerden biri davranışçı psikolog John Watson tarafından 8 aylık bir bebeğe yapılan "Küçük Albert Deneyi"dir: Albert'e önce bir laboratuar faresi gösterilip fareyle oynanması istenir. Albert fareye herhangi bir korku tepkisi vermez. Aksine, fareyi yakalamaya, eline alıp oynamaya başlar. Albert fareye her dokunduğu an arkasında küçük bir çekiçle duvardaki demir düzeneğe vurulur. Albert irkilerek ağlamaya başlar. Bir süre sonra tekrar fareyi tutmaya çalışır. Her seferinde ses çıkartarak Albert'in korkup ağlamasına sebep olurlar. Albert fareye her dokunmak istediğinde bu tekrarlanır.

 

Bu deney birkaç gün daha tekrarlanır ve sonuç olarak Albert ne zaman tüylü bir nesne görse, özellikle beyaz renkli, ondan korkuyor ve ağlamaya başlıyordu. Deneyin sonunda ise Albert, ona gösterilen pamuk, beyaz tavşan ve benzer nesnelerin karşısında demir çubuklarla çıkarılan ses olmamasına rağmen yine aynı reaksiyonu göstermiş ve korkmaya başlamıştır. Elde ettikleri sonuçla yetinmeyen Watson ve asistanı, son olarak beyaz sakallı ve tüylü kostümler giyerek odaya girerler. Böylece git gide büyüyen tüylü nesneler karşısında iyice şartlanan Albert’in korkusu, artık hafızasına tamamen kazınmıştır.

 

Rahatça dolaştığı sokaklarda, mekanlarda bombalar patlarken, sevdikleri bu yüzden ölür ya da yaralanırken olmadı hapse atılırken insanların yavaş yavaş küçük Albert’e nasıl dönüştürüldükleri daha da manidar olmaktadır. 1970’lerde Martin Seligman tarafından ortaya atılan "öğrenilmiş çaresizlik" kavramı içinde bulunulan ruh halini açık seçik ortaya koymaktadır. Maymunlar, köpekler, fareler gibi değişik hayvanlarla değişik versiyonları tekrarlanan bu deneyin köpek balığı ile olanı şöyledir: uzun süre aç bırakılan bir köpek balığı daha sonra bir akvaryuma yerleştirilir ve akvaryumun ortasına bir cam bölme konur. Cam bölmenin diğer tarafında köpek balığının yiyebileceği bir balık bulunmaktadır. Yiyeceğe ulaşmaya çalışan köpek balığı her seferinde bu cama çarpmaktadır. Defalarca yaptığı denemelerin ardından köpek balığı hiçbir şey yapmamaya başlar. Hatta öyle ki aradaki cam bölme kaldırıldığında bile hiç o tarafa gitmemektedir. Engellenmişlik, öfke, hayal kırıklığı, umutsuzluk gibi duyguları içerisinde barındıran "öğrenilmiş çaresizlik’, bıkkınlık, yılgınlık, boş vermişlik gibi duyguları da beraberinde getirir. Bütün bunların yanında Seligman; yaptığı çalışmalarla çaresizlik gibi optimizmin de öğrenilebilir olduğunu ortaya koymuştur. (Öğrenilmiş İyimserlik; Seligman M.)

 

Kötülüğün her geçen gün daha da sıradanlaştığı şu zamanlarda korkuyu ve çaresizliği değil, umudu, dayanışmayı, sanatı, edebiyatı, şiiri, güzelliği, aşkı yaygınlaştırarak iyimserliği de öğrenip, öğreteceğimiz zamanlar umuduyla…

 

  • Yukarıda bahsi geçen deneylerin etik tartışmaları bir başka yazının konusudur.

 

Yazı: Esen Acarer Kahya - Psikolojik Danışman

 

Fotoğraf: Nadia

***

 

Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

Facebook Yorumları
Yorumlar
2
Onay Bekleyenler
0
HTHayat Okuru ne diyor?
  •  
    27 Haziran 2018 Çarşamba 01:05

    Güzel bir yazı. Fakat ben isterdim ki Eichmann ve Heinrich Himler Herman Goring gibi Nürnberg mahkemelerin de yargılansaydi.

    Cevapla
  •  
    27 Haziran 2018 Çarşamba 00:51

    Yazınızı okudum ve çok beğendim. Yahudi soykırımı tarihte yüreğimizi burkan bir konu. Adolf Eichmann konusuna gelince ise uboat ile kaçtığı Buenos Airees,te Mossad ajanları tarafından yakalanması ve yargılanması ki ben Nürnberg mahkemelerin de yargılanmasını yeğlerdim,Heinrich Himler ile birlikte.

    Cevapla

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön