Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi...

Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi...

Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi... Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi...

 

Sabaha ilk uyanıştan bedenimizi yatağa tekrar bırakana kadar bu nakaratı söyler dururuz. Tanıdık gelmedi, bu da nereden çıktı, ne demek şimdi bu diyorsanız şeytanlarımızla ve alıp götürdüğü şeylerle tanışma zamanımız gelmiş demektir.

 

Ali’nin annesi gerçekten becerikli bir kadınmış; evdekiler ne zaman acıkır, çamaşırlar ne zaman kurur da yenileri asılır, halıların kaldırılma vaktine ne kadar kaldı, işte bunların hepsini öngörür ve hayatı bunların sırasına göre akıp gidermiş. Ali mutfak masasında annesinin yaptığı yemek önünde uzun uzun kalırmış fakat bu iştahsızlığından değilmiş. Bir büyüğün yiyeceği porsiyon kadar dolu olan tabağına ve annesinin arkası dönük daha da beyaz olması için tüm gücünü vererek sildiği tezgaha dalıp gidermiş. Yaptığı yemeği yedirmenin keyfini yaşamayan, o küçücük midenin o kadar yemeği alamayacağını düşünecek vakti olmayan annesi... Ali yıllar sonra annesinin onun gözlerinin içine hiç bakmadığını fark etti fakat bu fark ediş bir yıkımın ardından gelmişti. Kız arkadaşıyla on iki sene varken yokluğu yaşadıktan sonra tek isteğinin gözlerinin içine bakması olduğunu ve bunun için yıllarca nasıl çabaladığını içi acıyarak anlamıştı. Ali o mutfaktaki sandalyeden hiç kalkamamıştı ve hala annesinin ona dönüp bakmasını bekliyordu.

 

Şeyda gün geçtikçe çalışma hayatında parlamaya ve adı birçok yerde duyulmaya başlamıştı. Bu parlayan kadın sabahın çok erken bir saatinde kalkar ve hızla evden çıkmak için hazırlanırdı.  Gerçekten hızla hazırlanırdı çünkü onun için bu gibi hazırlıklar sadece işine ulaşmak için bir an önce bitmesi gereken zorunluluklardı. Saatler öncesinden ofis koltuğuna kurulur, okur, çalışır ve insanlar gelmeye başladığında o kahve almak için ofisten çıkardı. Ofisten çıkarken de çenesi hafif yukarıda, boyu sanki uzunmuş gibi gözleri aşağıları süzen, herkes miskinlik yapıp yatarken o gelip çalıştığı ve burayı gerçekten hak ettiği için gururlu bir tavır takınırdı. İş yerindeki insanlar o gelince gittikçe yavaş konuşmaya başlar ve sonra da susarlardı. Şeyda istisnasız her gün mutlaka bir çalışanını ağlatır ve ne kadar ağlattığına, çevrede ne kadar insan olduğuna göre de duruşu daha da dikleşirdi. Üstlerine ise adeta bir kedi gibi sırnaşa sırnaşa yaklaşır yüzlerinde memnuniyet ifadesi arardı. Bir gün üst yönetime sunduğu bir raporun dipnotundaki eksiklik üzerine yöneticisi Şeyda’yı yanına çağırdı ve odanın kapısını ardına kadar açtı. Şeyda yöneticisinin sözlerini sanki bulanık bir suyun içinde duymaya çalışır gibi dinledi. Sözler ise bir şeyi beceremedin ve beni ne hale soktun, utandırdın beni… Şeyda nefes alamadığını hissetti ve elini göğsüne götürerek sanki eliyle nefes almak ister gibi sıkıca bedenine bastırdı. Ayaklarından tüm vücuduna adım adım çıkan bir ateş her yerini yakmaya başlamıştı. Sözlerin geri kalanını dinleyemedi çünkü çenesinden bir anda düşen gözyaşı ile ağladığını fark etmişti. Hızla odadan çıktı ve insanların çeneleri yukarıda bakışları arasında ofisin kapısına kendini zorla attı. Nereye gidecekti, birden aklına simitçi Saliha gelmişti.  Simitçi Saliha mı ama o yirmi sene önce burma gibi simitler yediği ve gazoz içtiği simitçi Saliha teyzeydi. Ne zaman babası çenesini kaldırıp, gözlerini ona dikip sanki gözlerinden öfke ışınları saçar gibi ona odaklanıp aşağılasa hemen Saliha’nın yanına giderdi. Evet evet Saliha…

 

Ekin sabah gözlerini bir anda açmış ve kafasında oluşan resimle kalbi hızla atmaya başlamıştı.  Bugün büyük gündü çünkü hedeflerine adım adım yaklaştığının bir ispatı olarak bugün ikinci evini almak için anlaşma yapmaya gidecekti. Benim param dedi kendi kendine; her bir kuruşunu nasıl biriktirdiğim aklımda olan benim param. Üniversitenin ilk yılını bir rüya gibi geçirmişti; altında arabası, yağmurda bile güneş gözlüğü takan Amerika’da doğmuş sevgilisi ve solistliğini yaptığı dört kişilik müzik gurubu. Üniversite şenliklerinin olduğu o her şeyin hafif, saydam, güneşli ve kafaların dumanlı olduğu bir gün Ekin iki arabaya ve en sonunda da bir bariyere çarptığında aslında hayatına çarptığının farkında değildi. Bir ay hastanede kaldı ve bu sürenin iki haftasında aynada kendini bile tanıyamadı. Altıncı ayda fiziksel olarak artık iyileşmişti ve yeniden üniversiteye dönmek için evde hazırlıklarını yaparken babası yatağının en uç kısmına ellerinin avuçları dizlerini kavrayarak oturdu.  Buradan sonrası Ekin’in hayatında ilk defa duyduğu cümlelerden oluşuyordu; bir süredir durumumuz kötüydü fakat sana hissettirmek istemedik, önce iki evi kaybettik sonra da şirketi, elimde çok az bir para kaldı onunla da Antalya’da bir pazar işinde şansımı denemeyi düşünüyorum, anneni sana emanet ediyorum, bir süre durumu toparlamaya çalışacağım… Kazada ölseydim yok yok belki de öldüm, bilmiyorum belki de şimdi ölüyorum düşünceleri aklından bir bir geçmeye başladı. O günden sonra Ekin kolonyacıda çalışmaya başladı ve o günü silmek için durmadan, dinlenmeden kalbini ve aklını gevşetmeden çalışıp didindi. Şimdi ise giden ilk iki ev geri geliyordu.    

Pazartesi kesin başlıyorum ve asla ama asla bırakmıyorum. Herkes görecek nasıl başardığımı, nasıl başardın bravo, gözlerime inanamıyorum diyenlere sadece tebessüm edip geçeceğim… diye düşünüyordu Özge.  Kendini taşıyamamaktan çok yorulmuştu, bu öyle bir sorundu ki bütün hayatını etkiliyordu.  Kıyafet bulmakta ve yakıştırmakta zorlanıyordu, hep kız arkadaşları ve sevgililerinin yanında tek olduğu için öksüz gibi kalıyordu, her başarısız diyetin sonunda bir kat daha batıyordu kendi bataklığında, her diyete yeniden başlayışında içi heyecanla doluyordu ki bu onun şu anki hayatında yaşadığı tek heyecandı. Annesi her gün arıyor ve ne yediğini soruyordu, Instagram'da onun küçüklüğünü paylaşıyor altına da zayıf bebişim, ayva göbüşlü kızçem, narin güzelim yazıyordu. Tam on beş senedir bu sorunla başa çıkmaya çalışıyordu; her anında hep yanında taşıyordu bu bavulu. Canı acıyordu her aynaya bakışında ve her karşısındakinin ona bakıp acıdığında.  Bir gün tabii ki arkadaşının sevgilisinin program yaptığı bara gittiler. Aslında hiç keyfi yoktu fakat arkadaşı sevgilisine destek olmasını istemişti. Program tüm seyircilerin bir şarkı söylemesi şeklinde bir formattı. Özge ölürüm de çıkmam sahneye dedi ki kalabalığa bile çıkmakta zorlanan biriydi. Ve işte ismi okundu, bacakları tutmaz oldu, çenesi daha bir göğsüne yaklaştı, nasıl yürüdüğünü hala kendisi de bilmiyor ve çıktı sahneye.  Şöyle bir çevresine baktı, ne garip ilk defa insanlara merakla bakıyordu; kiminin ona gülümsediğini, kiminin cesaret vermek için alkışladığını, kiminin gücünü hatırlaması için Temel Reis taklitleri yaptığını görüp hayatında ilk defa vücudunun ağırlığını değil sevgi ve ilginin ağırlığını hissetti. İleriye saralım mı hemen; dinlediğiniz şarkıların onda birini ya Özge yazmıştır ya da okumuştur. Zayıfladı mı diyorsunuz şimdi, o bile bunu düşünmüyor en iyisi siz de düşünmeyin.

 

Arıyoruz, şeytanın alıp götürdüğü fakat hala getirmediği o kaybettiğimiz şeyleri arıyoruz. Getirmeyecek evet hiçbir zaman geri getirmeyecek. Peki ya kaybetmediklerimiz peki ya bu arayış telaşı içinde kazandığımız şeyler ne olacak? Bir şeytanın daha gelip farkında bile olmadığımız bu şeyleri de kaybetmeye seyirci olacak mıyız?

 

Şeytanınız bol olmasın…

 

Naciye

***

 

Siz de yazınızı gönderin, yayınlayalım

HTHayat.com Okur Blogu herkese açık!

Facebook Yorumları
Yorumlar
1
Onay Bekleyenler
0
HTHayat Okuru ne diyor?

Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön