Daha hızlı ve daha çok

"Daha hızlı ve daha çok” dünyasında yaşıyoruz birkaç nesildir. Hızlanmaya çok daha önce başladı insan ama şimdi daha da hızlı ve daha da çok. Bunun hayatımızda öyle çok yansıması var ki, yaşam şeklimiz tümden ‘hızlı’ya doğru değişti; yetişmek ve yetiştirmek üzere yaşıyor gibiyiz. Durmaya, yakından bakmaya, dinlemeye, merak duymaya ve sindirmeye yer kalmıyor ‘kısıtlı’ zamanımızda.

 

Bütün bunlar çocukların dünyasına, onlarla ilişkilerimize de belirgin biçimde yansıyor aslında. Kimimiz sistemin içinde ‘yeterince’ hızlı olamadığımızdan, kimimiz ise sistemin hızını yakaladığımız ve zaten bunun bir gereklilik olduğuna inandığımızdan; ‘geride’ kalacak çocuklara sahip olmaktan yana endişeli, gergin veya muzdarip hissediyoruz. Çocuklarımız da o hıza yetişsinler istiyoruz. Ne kadar çabuk olursa o kadar iyi. Ne kadar erken, çabuk ve çok şeye; bilgiye, yeteneğe sahip olurlarsa o kadar iyi… 

 

Çoğumuz sistem içinde keyif almadığımız, bizi beslemeyen işler yapmaktan, kendi meraklarımıza zaman ayıramamaktan öyle dertliyiz ki; çocuklarımız onları mutlu edecek şeyleri yapsın istiyoruz. "Hızlı ve çok"un dünyasında mutluluk eksikti; şimdi hepimiz çocuklarımız mutluluğu da "yakalasınlar" diliyoruz. Bir de sistemde yer edinmemizi öncelemiş ebeveynlerimizle ilişkilerimiz giriyor işin içine; anlaşılmadığımız, meraklarımızda desteklenmediğimiz ya da ortaya bile koyamadığımız anları hatırlıyoruz. Kendine kim olduğunu ve neyi sevdiğini hiç sormamış olanlarımız var aramızda mesela… Çocuklarımız böyle olmasın diye dualar ediyoruz. 

 

Çocukların beceri kazanmaları için mutlaka “geliştirilmesi” ve onlara “öğretilmesi” gerektiği inancı var bir de, aynı "daha hızlı ve daha çok" gibi kemikleşmiş yaşantımızın içinde. Çocuğu edilgen kılan, ona gerçek anlamda güvenmeyen bir tavır var bu inançtan doğan. İnce motor becerisi kazanmasını, geliştirilmesini sağlayan bizmişiz gibi ya hani bütün o etkinliklerin dili. Anne baba olarak görevimiz biliyoruz, yükleniyoruz bütün gelişim basmaklarını “oldurmayı”. “Yetenek” avına çıkıyoruz evde, önüne materyaller yığıyoruz, etkinlikler yapıp çocuğu "geliştiriyoruz". Atölyeler ve fırsatlar kovalıyoruz. Aynı çocuğumuzun “geliştirilmesi” gerektiğine inandığımız gibi yeteneğin ya da ilgisinin de onun içinden “çıkarılması” gerektiğine inanıyoruz. Ve bu ebeveyn çocuk ilişkisinde teraziyi anne-baba tarafında ağırlaştıran ve ilişkimizi dengesizleştiren nedenlerden biri. 

 

"Çocuğumuzun yeteneğini içinden çekip çıkarmak için ne yapacağını bilememenin getirdiği panik,

 

Etrafımızda hızla öğrenen diğer çocuklardan geride kaldığında hissettiğimiz yetersizlik,

 

Koşullarımız gereği ona “yeterince" kaynak, uyaran, materyal, kurs, atölye sağlayamadığımızda hissettiğimiz vicdan azabı;

 

Ona bir şeyi sevdireceğiz veya yaptıracağız diye gerilen ilişkimizin hissettirdiği bıkkınlık;

 

Bir buçuk yaşındaki çocuğumuz eline kalem alınca, resme yeteneği mi var acaba sorularıyla kendi kendimizi yemekten ve yeteneğini göremeyip köreltmekten duyduğumuz korku;

 

Dünya kadar seçeneğin içinde oraya buraya savrulmaktan hissettiğimiz yorgunluk” anneliğin son yıllardaki özeti gibi sanki. 

 

Bütün bu duyguların içinde bana nefes aldıran ilk şey çocuğa her şeyi “öğreten ve onu geliştiren"in ben olduğum/olacağım inancından vazgeçmekti, yani kendimi eşlikçi olarak görebilmekti. O vakit ona öğretme telaşıyla zamansız hamleler yapmaktansa bakabildim şu an onun nereye baktığına. Ne görüyordu orada? Neyi merak ediyordu acaba? Ne öğreniyordu tam şu anda? Kızımın baktığı yöne bakmak öyle kolay bir eşlik sağlıyor ki ebeveynlikte, şaşırıyor insan. Biz ona güvendikçe çocuğun meraklarına ve sorularına yer açılıyor; sana sevdiği şeyleri göstermeye başlıyor o da. İşte tam oradan yeşeriyor ilgi alanları; elbette yavaşça ve zamanla. Kendimden biliyorum ki insan kendini ortaya koymakta özgür hissediyorsa; ne olursa olsun dönüştürür koşullarını, bir yol bulur içindekini çıkarmaya. Bazen kendiliğinden yaptığım şeylere merak duyuyordu, bazen de ben ona işaret ediyordum; eğer bir şeye dikkatini vermişse bölmemek ve istemiyorsa bunu kabullenmek şartıyla. 

 

Yakınlaşmak da iyi geliyor elimizin altındaki dünyaya; sürekli fırsatları kovalamaktansa bir apartman bahçesindeki dünyaya yaklaşmak mesela. Otlara, çiçeklere... Mahallemizi tanımak ve bağ kurmak mekanla, insanlarıyla. Yaşadığımız yerin döngüsünü anlamaya çalışmak, sorularımızı çoğaltmak. Oraya köklenip, oradan dünyaya açılmak. Bilgiyi soyut öğretilerden yakın ve yaşayan bir dünyaya, deneyime taşımak. Küçücük bir çiçeğe bakıp öyle mümkün ki evrenin düzenine dair ipuçları bulabilmek... Kapımızın önü öyle zengin ki aslında, şaşıyorum kızım o dünyada sorularını çoğalttıkça. Ben materyal mi lazım acaba derken, o ihtiyaçlarına göre materyal buldukça dağda taşta. Koşullarımızı "nelere sahip olmadığımızla" değerlendirmeye öyle alışmışız ki neye sahip olduğumuzla başlamak çok ama çok iyi geliyor insana. Buradan başlamak yeni kapılar açıyor, çocuk elinin altındaki dünyanın zenginliğini yaşayarak büyüyor. Ve bu hayatıma büyük bir tatmin ve huzur getiriyor. Sanırım çocuğa dünyanın bütün fırsatlarını sunmalıyız halini üzerimizden attığımızda, karşılıklı beslenen güzel bir denge de çıkıyor ortaya.

 

Zaman içinde gördüm ki ben kendi meraklarıma ve sorularıma yer açtıkça yaşantımda; kızım da besleniyor ve dünyasını genişletiyor benim yanımda. Kendimi duymak, dinlemek meraklarımın doğrultusunda üretmek hepimizi çoğaltıyor sanki. Mutfağa giriyor çiçeklerden maya yapıyor, orayı fermantasyon laboratuarına çeviriyorum kimi zaman. Sonra bahçeye inip otların resmini çekiyor isimlerini şifalarını öğreniyorum. Böceklerle, ağaçlarla ilişki kuruyor, toprağa dokunuyorum. Beni besleyen şeylerle zenginleşiyor evim, dünyam ve sevdiklerim. Kaçınılmaz olarak dizimin dibindeki çocuğa da ilham oluveriyorum; içindeki sesi duymak nedir’i, öğrenmenin kendiliğindenliğini ve ödüle ihtiyaç duymaksızın içimde yeşerttiği tatmini görmesini sağlıyorum. Ve kendi dünyamı zenginleştirme gücümü hissetmesini... İstemeden oluyor ama çok güzel oluyor. Yukarıda sıraladığım endişeler bir bir anlamsızlaşmaya başlıyor, yavaşça akıyoruz hayatla... Hikayesini de anlatmışım zamanında burada.

 

Facebook Yorumları
Yorumlar
1
Onay Bekleyenler
0
HTHayat Okuru ne diyor?

  • Doğumda sancı neden olur?
    Doğumda sancı neden olur?

    Süresi : 01:49 İzlenme : 2557

  • 4 cilt tipine uygun kil maskesi tarifi
    4 cilt tipine uygun kil maskesi tarifi

    Süresi : 00:57 İzlenme : 1239

  • Hayvanlarla ilgili bilmediğiniz gerçekler
    Hayvanlarla ilgili bilmediğiniz gerçekler

    Süresi : 00:58 İzlenme : 405

  • Deprem çantasında neler olmalı?
    Deprem çantasında neler olmalı?

    Süresi : 01:14 İzlenme : 710

  • Kadınbudu kaplama tavuk!
    Kadınbudu kaplama tavuk!

    Süresi : 01:44 İzlenme : 1855

BURCUN BUGÜN NE SÖYLÜYOR?

Bugün sizi neler bekliyor? Aşk hayatınızda hangi sürprizler var? Sağlık, iş ve para konularında nelere dikkat etmelisiniz?

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön