Karışık bayram türlüsü, kurban etsiz!

Söylediklerimden çok sustuklarımda saklıyım
Ve gizlediklerimde gizliyim
Beni anlamak için;
Konuştuklarımdan çok
Sustuklarıma kulak verin…
Aklım sükutu sever benim..
Çünkü çok ağır ödeştik biz hayatla…
Ben sonu olmayan çok yollardan geçtim,
Üç noktalar koymaz bana...                                      

Nazım Hikmet Ran

 

İşte yine bir “bayram yazısında bayramdan başka her şey yazılabilir” gününe hoş geldin sevgili dost okuyucu! Hızlı hızlı çırpınarak akan deli nehir misali akıp giden ülke gündemimizde “seç-beğen-al” konularımızın pek yoğun olduğu haftalarda, “Ne yazsam da yazmasam?” noktasında kalakalmaya bayılıyorum. Çok klasik laftır, “bayram gelmiş, neyime?”

 

Sonra da ortaya da böyle karışıkçapraşık yazılar çıkıyor… Yeminle benim bir kabahatim yok, bayram öncesi ağız tadınızla iç huzurunuzu kaçırmak istemezdim ama artık bir sakinleşip vicdanımızı dinleme zamanı gelmedi mi? Bayram tatili yaparsak ruhumuz biraz hafifler mi?

 

Bendeki ruh durumu epey çalkantılı. Bayram tatili nedeniyle şehri boşaltan sevgili insanların sayesinde(!) hafif boşalmış şehir sokaklarında gezip, bol bol sakinleşmeyi planlıyorum. Enerji toplamak lazım, bayram sonrası yapacak çok iş, düşünecek çok ikilem, yazılacak çok konu var, yine!

 

Ne demişler, burası Türkiye! Bu bayram da size “kurban kavurma” yazamadım, bayramın ilk günlerindeki kanlı kurban fotograflarını şimdiden görebiliyorum, ben size “karışık bayram türlüsü” vereyim, kurban etsiz?

 

“Ay öyle türlü mü olur, tatsız, yavan olur” diyenlere tek sözüm var, bu ülkede buruk bayramların türlüsü böyle oluyor…

 

*


Geçtiğimiz Şeker Bayramı öncesindeki yazımda zaten son yıllardaki “bayram sevmez” halimi uzun uzun anlatmışım, sadece bir cümleye takıldı kaldı gözüm: “Bu bayram ne zaman birazcık bayram gelmiş gibi hissettirir ki diye kendimi zorladığımda, aklıma gelen ilk şey, ‘55 gündür yaşam uykusunda mücadele eden Berkin Elvan uyanırsa…’ oldu.”

 

Şeker Bayramı geçmiş, okullar açılmış, sonbahar kışa merhaba demeye hazırlanıyor, biz bir biçimde kendi hayat akışımızın içinde yuvarlanıp gidiyoruz çok şükür ve 114 gün oldu, Berkin Elvan hala uyuyor… Biliyorsunuz, değil mi?  

Yazının burasında hala “Berkin Elvan da kim?” diyen birileri kaldıysa, bence gerisini okumasa da olur!

 

Sabah kahvaltısına ekmek almaya çıkan oğlunuzun gaz fişeğiyle kafasından vurulup 114 gündür bir hastanede, geçirdiği beyin ameliyatlarından yorgun bedeni ile hayata tutunmaya çalıştığını düşünün.

 

Doktorlara ve tıbba güvenmekten ve olanca inancınızla Yaradan’a sığınmaktan başka çaresizce beklemekten başka hiçbir şey yapamadığınız, diğer çocuklarınız için az da olsa yaşama tutunmaya çalıştığınız günleri hayal edin. Teker teker saydığınız bitmek bilmeyen günleri…

 

Ümit etmekten hiç vazgeçmeyen bir annenin yüzündeki derin hüzün, başka hiçbir acıya benzemiyor benim kalbimde. Berkin Elvan’ın annesinin yüzü, birileri her “Bayram geliyor” dediğinde gözümün önünde beliriyor… Nefesim kesiliyor…

 

*

 

Ülkede acilen gündem değiştirmek mi gerek? Size en favori konu başlıklarından birini önereyim: Kadın!

 

Tam “paket değil paketimsi” demokrasimizdeki “kamuda kıyafet serbestliği” özgürlüğünü kutlamaya girişmiştik ki, aslında “kıyafet özgürlüğü” denilen şeyin, siyasilerin “ifade özgürlüğü” kadar net ve lazım bir durum olamadığını anlamamız gerekti.

 

Kamuda türban serbest olabilirdi ama bir TV yarışma programı sunucunun gece yayınlanan programda giydiği “dekolte” kıyafet hiç de öyle özgür filan değildi! Ne münasebet tabii! Ne de olsa, içine bizim gibi çapulcuların pek de dahil olmadığı toplumun “toplumsal duyarlılıkları” var bi kere! O toplum buradaysa biz neredeyiz ki?

 

Kadını bir meta, hükmedebileceği bir köle, gücünü üzerinde deneyebileceği bir kum torbası ve cinselliğini yaşayabileceği bir et parçası olarak gören erkeklerin toprağında kadın olmanın suçu, yine kadına yıkıldı ve Gözde Kansu işinden kovuldu.

 

“Ben o hanımı kastetmedim ki? Kendi fikrimi söyledim, ne var ki?” pişkinliğindeki malum zihniyetin en gösterişli örneklerinden biri olan Sayın Bakan Hüseyin Çelik’e diyecek sözüm yok, onun kategorisi zaten belli. Kendisi ifade özgürlüğünü kullanıyor olabilir ama aslında hükümet politikası olarak dayatılan baskılarla, aşağılamalarla, devamlı dine dayandırılan tuhaf açıklamalar ve hakaret boyutuna varan yorumlarla dehşet verici cinsiyet ayrımcılığımız giderek tırmanıyor. 

 

Benim esas derdim, “Padişahım çok yaşa” kitlesi. Leb demeden lebleyi anlarız misali, acilen Bakan’ın ifade özgürlüğüne konu olan sunucuyu işinden eden medya ve yapım şirketi yöneticilerinin komik açıklamalarla Gözde Kansu’nun işten çıkarılma nedeni olarak “performans”ını göstermesi ise, sanırım bu bayram kahvesi üstü konunun köpüğü!

 

Var mı herhangi bir sektörde, herhangi bir pozisyonda çalışan bir kadının yarın benzeri nedenlerle işten kovulmayacağının garantisi? Yok!

 

Bana birisi izah edebilir mi, bu ülkede kadın denince liste halinde ortaya çıkan, erkek şiddeti cinayetleri, tecavüzler, çocuk gelinler, istihdam sorunları gibi dertlere acil müdahale edilmesi gerekirken, kafayı kadının kıyafeti, namusu, işi, kaç çocuk doğuracağı ve hatta o çocuğu hangi yöntemle doğuracağına takan zihniyetle… Nereye kadar gider ki bu düzen?

 

İnsan olmak zor, kadın olmak daha zor, ama bu ülkede insanca yaşamak isteyen bir kadın olmak daha da zor. Nokta.

 

*

 

Sonbahar kışa merhaba diyor, biz kendi evlerimizde çoktan kazaklarla eşofmanları giydik, hala yanmayan merkezi sisteme söylensek de iki elektrikli sobaya bakıyor ısınmamız… Bizim için sonbahardan kışa geçmek, iki kazak, kalorifer yanı masada bir sıcak çorba.

 

Oysa Van donuyor! 23 Ekim ve 9 Kasım 2011 tarihinde yaşanan Van-Erciş depremlerinin üzerinden iki yıl geçti. Çok sayıda yeni konut yapıldı, ama yine de yeterli olmadı. Düşününce, depremden önce de bölge halkının yaşam şartları pek de iyi değildi zaten. Ama bir de adı üzerinde “geçici barınma” için kurulan konteynırlarda hala yaşam savaşı veren insanlar, yaşlılar, çocuklar var…

 

Konteynır kentlerden üçü neredeyse 2 aydan beri elektriksiz olmasına rağmen gidecek yeri olmayan en az 180 aile bu konteynırlarda kalmaya devam ediyor. Çocuklar hasta. Son okuduğum haberlerden birinde 500 çocuktan fazlasının soğuğa bağlı nedenlerle çeşitli hastalıklarla boğuştuğu yazıyordu. Konteynır kentte kalan annelerden biri, 10 gündür bebeğine mama alamadığını anlatıyor, bir başka bebek gece soğukta battaniye altında donarak ölüyordu.

 

Seslerini iki kazak-bir kalorifer yaşayan biz Batıdakilerle, yapması gerekenleri tam olarak yapmayan devlete duyurabilmek için açlık grevine başlayan Van’lı ailelerin sesini duyuyor muyuz? Aralarından bazıları açlık grevini ölüm orucuna çevirirken soruyor: “Öyle de öleceğiz, böyle de öleceğiz, ne fark var?”

 

Sahi ne fark var? Biraz da biz üşüsek, duyar mıyız seslerini?

 

Yoksa Batı Anadolu insanı hala “Ee canım onlar da her şeyi devletten beklemesinler, biraz gayret etsinler, iş bulup çalışsınlar, biz de yaşamak için çalışıyoruz, valla biz de çok zorlanıyoruz” diyecek kadar kör, sağır, vicdansız ve faşist mi?

 

Ne yazık ki, kalemimden ne zaman ”Van” kelimesi çıksa, okuduğum “bağzı” yorumlara göre öyle!

 

Biz üşüyoruz eyvallah da, Van donuyor! Bebeler donarak ölüyor hatta, depremden bu yana geçen iki yılın sonunda hala evsiz, işsiz, parasız aileleri canlarından bezdirerek konteynırlardan da atmaya uğraşıyor devlet. Nasıl? Soğukta bir de elektriği keserek!

 

“İş bulup çalışsınlar, ev tutsunlar, kendi faturalarını da kendileri ödesinler!” dediniz değil mi?

İş var da çalışmadılar mı? Hadi diyelim iyi kötü bir işleri var, bakalım faturalara yetecek paraları vardı da ödemediler mi? “Ya kaç tane çocuk var bir ailede, az doğursalarmış!” diyenlere sorarım, malum egemen zihniyet en az kaç çocuk diye tutturdu?

 

Hiç anlamıyorsunuz değil mi? Hala içimde bir umut, ırk-dil-din-hakimiyet ayrımcılıkları ile körelmiş beyninizin anlamasını beklediğim için ben mi çok mu safım? Bakıyorum da, vicdanınızın sizi içten içe yiyen sesini susturmak için Van’a yardım kampanyalarına katıldığınızdan gerine gerine bahsediyorsunuz, tabii büyük lütufta bulunuyorsunuz ya, herkes bilsin görsün!

 

Bazılarımızın batıda, bazılarımızın doğuda doğmuş olması takdir-i ilahiden ibaret, bu içimizde atana da yürek deniyor, insanlığın yolu da karşılıksız ve önyargısız sevgiden geçiyor, bildiniz mi?

 

Ay pardon, sizin yürek sadece sizin bebeler için atıyordu değil mi?

 

*


Bu ülkede özel gereksinimli çocuk annesi olmak, sürekli olarak bir koşu bandında nefese nefese koşturmakla eş değer benim için. Çocuk büyütmenin sorumluluğu her anne-baba için çok ağır ve zorlayıcı, kabul, ama bizlerin duble yükleri arasında sadece çocuğumuzdan kaynaklanmayan sorunlarımız da var…! Üstelik “Başına gelmeyen anlamıyor, susayım ben en iyisi” anlayışı bizde öylesine hakim ki, kaptırmışız kendimizi deli nehrin akışına, savrulup gidiyoruz.

 

Her eğitim-öğretim döneminde olduğu gibi, bu yıl da okullar açıldığından beri farklı illerden otizmli çocuklarımız, uğradıkları ayrımcı haksızlıklar sonucunda okulsuz kaldılar.

 

Kimisi dışlandığı sınıfından başka bir sınıfa geçti.

Bazısı, kendi özel yeteneğiyle okuyabilecekken, mevzuata uygun olmayan sınav düzeni yüzünden sınavı geçemedi.

Erken yaşta teşhis ve yoğun bireysel eğitimle ilerleyerek kaynaştırma raporuyla kendi yaşıtları ile “karma” bir ortamda eğitim görebilecek kimi çocuklarımız ise, raporlarına rağmen okullara kabul edilmedi.

Veliler “o otistik çocuğu” sınıflarda kendi çocuklarının yanında istemediler, yine!

Okuldan çok ticarethaneye dönen kurumların yöneticileri ise, velilerin şikayetlerinin ardına saklanıp “biz öyle çocuk almıyoruz” dediler.

Kaynaştırma raporu alamayacak seviyedeki otizmli çocuklar ise, hala yetersiz sayıdaki OÇEMler önünde sıra bekliyor, evlerde hapis hayatı yaşıyor…

 

Ezcümle, bizim cephede bu okul döneminde de pek bir şey değişmedi!

2 Nisan’da açıklanan ve 6 aydır merakla uygulanmasını beklediğimiz “Otizm Eylem Planı” konusunda bu hafta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na Twitter’dan yönelttiğimiz hiçbir soruya net yanıt alamadık, “Sorularınız not alınıyor, çalışmalarımızda kullanılacak” tweet'i ile yetinmek durumunda kaldık ama, olsun! Pes etmeyiz ki biz, çocuklarımızla otizm yolunda öğrenirken ilk öğrendiğimiz tecrübe üçlemesi bu: Sabretmek, çok uğraşmak ve ümit etmek!

 

Çünkü değişen çok önemli bir şey var, pek sevindiriyor beni: Daha çok “hep birlikte” sesimiz çıkıyor artık! Bir tek çocuğumuzun uğradığı haksızlığı seslendirmeye başladığımız zaman, artık sadece otizmli aileler değil, herkes sesimize katılıyor. Medyamız da artık farklı gelişim gösteren çocukların eğitim başta olmak üzere sorunlarına bakış açısını çok değiştirdi, her vakamıza yer verip duyurulmasına yardımcı olmaları da biz ve çocuklarımız için çok umut verici.

 

Geçen hafta sonu bir masanın etrafında toplanan annelerin yüzüne tek tek bakıp, hikayelerini dinledim. Birlikte daha güçlü olduğumuzu, bilmediklerimizi anlayışımızı geliştirerek, yaşayanlardan dinlediğimizde ne kadar çok öğrendiğimizi düşündüm… Hayat herkese bu kadar zorken, en azından birbirimiz için hayatı kolaylaştırmamız gerektiğini de…

 

Çocuklarımızın hayatta yeterince zorluğu var, bir de üzerine ayrımcılık eklenmesin diye bütün çabamız. #AnnelerBuluşuyor toplantılarına katılan farklı veya doğal gelişim gösteren çocuk anneleri karar verdik, çocuklarımızı hep birlikte büyütmek istiyoruz. Çocuklar ebeveynlerinin aynası olarak büyüyor, çocuklarımızı farklılıkları öğrenerek, saygı göstererek ve yaşamı herkesle paylaşacak kadar çok sevecek insanlar olarak yetiştirmeyi hayal ediyoruz.

 

Otizmli çocuklarımızın ortak yaşama katılma mücadelesini hem hukuksal hem de toplumsal boyutta sürdürmeye devam edeceğiz. Lütfen siz de farklı gelişim gösteren çocuğunuzun haklarını savunmak için bilgi edinin, öğrenin… Bu hakların bir an önce uygulanabilir olması için mücadele eden aile derneklerine üye olup aktif çalışmamız gerekiyor. İnanın, aşmamız gereken engeller zor ama imkansız değil… Yeter ki birlikte mücadele edelim!

 

*

 

Bayram türlüsü çoktan pişti, bir pinçik tuz niyetine bizim evin hallerinden bir “hak mücadelesi” ile bitireyim…

 

Nazım Özgün, oturduğumuz evden İstanbul şartlarında oldukça uzun bir mesafe kat ederek okuluna ulaşıyor. Bize okul seçme şansı bırakmayan sistem sağ olsun, en büyük dertlerimizden biri servis.

 

Okul başladığından beri ne sabah ne akşam vaktinde gelmeyen, özellikle sabahları sürekli geç geldiği için Böcüğün okula geç kalıp derse geç girmesine neden olan servis gidişatı ile başı hiç hoş değil.

 

Bir çeşit "saat yutmuş" mantığı ile dakikliği takıntı halinde yaşayan Nazım Özgün için, kendisinin dışında gelişen şartlara ayak uydurmak hala pek mümkün değil. 

 

“Bak Anniş, şimdi servis vaktinde yola çıksa, servise binen herkes zamanında hazırlansa, herkes kendi arabası yerine otobüse metroya binse, trafik biraz açık olsa, ben hazır olmuşken bu kadar çok beklemesem ne iyi olur! Şimdi derse geç kalmaktan korkuyorum, sınıfa geç girmekten hiç hoşlanmıyorum, çok kızıyorum bu duruma, galiba ağlayacağım!” krizli kaygı tiradlarından birini daha benim üzerimde denediği sabahlardan birinde, sonunda patlıyor! Bağırıyor, isyan ediyor, söyleniyor ve maalesef yerden göğe kadar da haklı olduğu için onu pek yatıştıramıyorum…

 

Olan, servis apartmanın önünde geldiği zaman olan sıkı bir fırça yiyen servis şoförüne oluyor!

 

Olanca ciddiyetiyle parmağını adamın suratına sallayan asi Böcük, “İşte yine geç kaldınız, sonunda sizi şikayet etmem gerekecek!” diye haykırdı!

 

Bana da dönüp talimatını verdi: “Anniş sen bir bak bakalım, “saatinde gelen servis istiyorum” diye nereye şikayet etmemiz gerek? “

 

Ülkede her hak için mücadele etmek gerektiğini kendisi erken yaşta tecrübe ederek öğrendiği için, hem üzgünüm hem de mutlu ve gururlu.

 

En azından Nazım Özgün’ün her zaman umudu var, hakkını savunursa alabileceğinden emin, neler yapabileceğini araştırıyor. Pes etmemenin benim için en güzel fotografı, oğlum.

 

Ya bizlerin çocuklarımızı yetiştirdiğimiz bu ülkeden hala umudumuz var mı? Bunca acı ve haksızlık dolu gündeme rağmen hala delirip pes etmediğimize göre, olmalı!

 

Umutlarımızı birleştirip yeniden bir arada rengarenk bir mozaik gibi yaşamayı becerebilirsek, belki gelecek bayramlarımız biraz daha bayrama benzer…

 

Facebook Yorumları
Yorumlar
1
Onay Bekleyenler
0

  • Bebek taşıma yöntemleri
    Bebek taşıma yöntemleri

    Süresi : 43:12 İzlenme : 1107

  • Bolonez soslu erişte!
    Bolonez soslu erişte!

    Süresi : 03:15 İzlenme : 936

  • Diş bakımı nasıl yapılmalıdır?
    Diş bakımı nasıl yapılmalıdır?

    Süresi : 01:36 İzlenme : 1492

  • Neden limonlu su içmeliyiz?
    Neden limonlu su içmeliyiz?

    Süresi : İzlenme : 8337

  • Kendin yap köşesi: Mumluk nasıl yapılır?
    Kendin yap köşesi: Mumluk nasıl yapılır?

    Süresi : 00:52 İzlenme : 2507

BURCUN BUGÜN NE SÖYLÜYOR?

Bugün sizi neler bekliyor? Aşk hayatınızda hangi sürprizler var? Sağlık, iş ve para konularında nelere dikkat etmelisiniz?

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön