Çıralı’ya taşınıyoruz!

Her bişeyler bulundu buluşturuldu, eksik gedik tamamlandı. Kamyona sığılamayacağı anlaşıldı da bir TIR bozuntusu ayarlandı taşınmak için. Günlerce sabahlandı, eşya toplandı, tek tek paketlendi. Taşınıyoruz! Bu kez Çıralı’ya…

 

Yukarı aşağı asansör sarhoşu olmuşuz bir taraftan, mecburen neyi ne tarafa yerleştirdiklerine bakmak için iniyorum aşağıya. Zaten ince detayları severim, al sana harika bir oyun, kamyon yerleştirmece… Oradan oraya, oradan oraya eşyaların başı dönüyor. Sığacağız artık, başka yolu yok.

 

Ohhhh eşyalar yerleşti, çakma TIR yola çıktı. Evi temizliyoruz harıl harıl, ev sahibimiz birazdan gelecek ve evi teslim alacak bizden. Aradaki boşluğu değerlendirip yıkanıyorum. Taşınılan evlerin boş halleri insana hüzün verir ya, aynen öyle işte. Odalara, mutfağa, yatak odamıza, balkonlara, dışarıdaki gri havaya bakıyorum son kez. Dışarıda yağmur yağıyor ve birazdan kiraladığımız aracı teslim edecekler bize.

 

Bu kocaman, ışıklı ev ne çok anıyla yüklü. Onları da yüklenip akşamı ediyoruz. Son kalan ufak tefek eşyaları da sağa sola sıkıştırıp kedileri de aldık mı tamam!  Siyah beyaz renkli ilk kedimizi bir arkadaşımızın haşmetli ve damızlık kedisi “Paşa” ile çiftleştirmişiz, şahane yavrular çıkmış pofidik yumuk suratlı, henüz birkaç haftalık, onları da bir koliye yerleştiriyoruz. Yola koyuluyoruz.

 

Yorgunluk gözlerimizden akıyor. Antalya’ya varıp da şehrin çıkışında benzin almak üzere durduğumuzda heyecanla beklenen Atlas dergisinin ilk sayısının marketin önündeki rafta durduğunu görüyoruz. Hemen kapıyoruz bir tanesini. Kapağında “Çıralı” var! Eh, bu kadar olur yani. Teşekkür ederiz Allahım.

 

Çıralı’ya gidişimizi ilk yazımda anlatmıştım. O güneşli ve dere kenarından geçen toprak yolla ulaştığımız cennet köyde 14 yılımızı geçireceğimizi nereden bilelim o zaman? Eşyaları bahçedeki köşkün üzerine yerleştiriyoruz. Koca bir yığın oluyor, üzerini naylonla kapatıyoruz. Soluklanmak için kendimizi güneşli bahçeye atıyoruz hemen. O zamanki kafayla ağaçlara zarar gelmesin diye verzalit masalar ve plastik sandalyeler almışız, onlardan birkaç tanesini çıkarıyoruz yığının içinden, bir güzel ısınıyoruz kayısı ve dut ağaçlarının arasından gelen güneşle…

 

2 Nisan 1993, kız kardeşimin doğum yapacağı gün tam da Çıralı’daki ilk günümüze denk geldi, köyün telefon kulübesine yollanıp tebrik ediyoruz onu. Yanında olamadığım için içim burkuluyor. Hayat işte, bizi bir köşesinden diğerine sürüklüyor. Ömrüne bereket olsun yeğenimin. Sağlıcakla büyüsün, bahtı güzel olsun. Hoş geldin bebek! Aynı günde kutlayacak iki şey var artık.

 

Ara sıra yağmur serpiştiriyor, etrafa inanılmaz kokular yayılıyor, sarhoş olmuş durumdayız. Her şey ışıl ışıl, içimiz ısınıyor. Yollarda yürüdükçe ahırlardan gelen kokular çam ağaçlarının güzelim reçine kokularına karışıyor. Zaten her yan portakal çiçeklerinin kokusuyla dolmuş.  Burnumuz bayram ediyor. İçimize çekiyoruz. Ne içmiş yahu, doldur doldur bitmiyor!

 

Biraz rahatladıktan sonra, boşaltılmış olan evin içine girip alıcı gözüyle bakıyoruz: Aman Allahım! Yerler beton üzerine çakıl taşlarıyla karmakarışık, eğri büğrü, duvarlar kir içinde, kapılar ve pencereler de yağlı ve kararmış. Biz nasıl yaptık böyle bir şeyi! Hata mı yaptık acaba? Bu ev adam olur mu? Nasıl olur? Nasıl yapıcağız?

 

Allahtan ev sahibimiz cin gibi de, her şeyi önceden planlamış, ustalar şunlar bunları o ayarlayacak, boyasını badanasını, eksik gediğini tamamlayacağız. Anlaşmamızı beş yıl için yapmıştık, eğer yetmezse uzatabileceğiz. Ohhhoooo beş yıl, ne uzun bir zaman. Biz bir başlayalım çalışmaya da…

 

Mutfak yok, musluk, lavabo yok, o yüzden yemek pişirme düzeni de ilk günden kurulamadığı için ya yemeklerimizi ev sahibimizin evinde yiyoruz, ya da tepsiye koyup bize getiriyorlar sağolsunlar. Bir süre böyle beslendikten sonra ocaklı odaya bir masa yerleştiriyoruz ve üzerinde küçük tüp ile ilk ateşimizi yakmış oluyoruz evimizde. Öyle ya da böyle ateş ateştir. Artık kendimiz pişiriyoruz yemeklerimizi. Bulaşıklar da bahçedeki tulumbada yıkanıyor. Mümkünse bir kişinin tulumbanın kolunu indirip kaldırıp yeraltından suyu getirmesi, bir başka kişinin yıkaması iyi oluyor; ama kimse yoksa tek başına da yapılabiliyor tabii, yine de biraz güç bir işlem. Kol ve göğüs kaslarına çok faydalı olduğu kesin! Bir de öyle güzel buz gibi bir su ki, içmeye doyamıyoruz. Tuvalet de dışarıda, bahçenin bir ucunda, banyo ise yok.

 

Bir masaldan fırlamış gibi her şey. Akşam oluyor, etrafta hiç ışık yok, sokak lambaları yok, arabalar da tek tük geçiyor. Allahım ne büyülü bir şey bu! Hala inanmakta zorluk çekiyorum ama artık yavaş yavaş gerçekliği içime işliyor. Artık buradayım ve bir süre burada olacağım. Bu kuş sesleriyle uyanıp bu dalga seslerini duyacağım geceleri. Bu karanlıkta yürüyüp ay ışığında yolumu göreceğim.

 

Çok heyecanlı çooook!

 

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Neden limonlu su içmeliyiz?
    Neden limonlu su içmeliyiz?

    Süresi : İzlenme : 8202

  • Kendin yap köşesi: Mumluk nasıl yapılır?
    Kendin yap köşesi: Mumluk nasıl yapılır?

    Süresi : 00:52 İzlenme : 2460

  • Bebe bisküvisinden kolay pasta
    Bebe bisküvisinden kolay pasta

    Süresi : 03:55 İzlenme : 2644

  • Kolay muska böreği tarifi
    Kolay muska böreği tarifi

    Süresi : 05:38 İzlenme : 2068

  • Regl düzensizliklerine yoga pozları
    Regl düzensizliklerine yoga pozları

    Süresi : 07:45 İzlenme : 976

BURCUN BUGÜN NE SÖYLÜYOR?

Bugün sizi neler bekliyor? Aşk hayatınızda hangi sürprizler var? Sağlık, iş ve para konularında nelere dikkat etmelisiniz?

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön