Pınar Öğün: Gün içinde zamansız kalmayı severim

BBC’nin mini dizisinde rol alan Pınar Öğün ile İstanbul’da buluştuk, eşi Memet Ali Alabora ile Londra’daki hayatını konuştuk.

Pınar Öğün: Gün içinde zamansız kalmayı severim

‘İçimdeki karanlığı baktığım resimler boyuyor’

 

Oyuncu olmak üzere yola çıkan, eğitimler alan, kendini geliştiren, araştıran, sorgulayan biri Pınar Öğün. Pek çok oyuncunun aksine televizyonda tek bir projede yer aldı. Türkan Saylan’ın hayatını canlandırdığı “Türkan” dizisiyle tanıdık onu ve çok sevdik. Televizyon geçmişi fazla olmasa da kemik bir izleyici kitlesi var. 2 yıldır Londra’da yaşıyor. Üretmekten, okumaktan, düşünmekten geri durmuyor. Son olarak BBC’nin “Partners in Crime” adlı 6 bölümlük dizisinde oynadı. Aynı zamanda Meltem Arıkan’ın yazdığı “HON” isimli tiyatro oyunu üzerine çalışıyor. 3 dilde oynanacak oyunu, Memet Ali Alabora yönetecek. Aidiyeti sorgulayan bu oyun ile Avrupa’yı gezmeyi planlıyorlar. “Bu sefer kendi hikâyemi anlatacağım çünkü kendimi oynayacağım” diyor projeyi anlatırken. Pınar Öğün ile İstanbul’a geldiği kısa zaman diliminde buluştuk.

 

Yeni bir projen var, hayırlı olsun. BBC’nin “Partners in Crime” adlı 6 bölümlük dizisinde yer aldın...

Bir Agatha Christie hayranı olarak, BBC ONE’da onun “N or M?” romanından uyarlanan “Partners in Crime”da rol almış olmak benim için müthiş keyifli. Ayrıca yönetmen Edward Hall ile çalışmak büyük şanstı. Tiyatro yönetmeni olması sete farklı bir disiplin getirmesini sağladı, bu da, bence, işin kalitesinde çok etkili oldu. “Partners in Crime” bir dönem dizisi. Çekimler boyunca o günlerin içinde gibiydik. 6 bölümlük dizinin, son 3 bölümünde oynuyorum. İşlenen bir cinayetin üzerine gelişen hikâyede şüphelilerden biri olan Polonyalı göçmen Veronica Urbanowicz’i canlandırıyorum. Heyecanla bekliyorum.

 

 

Biz de bu diziyi izleyebilecek miyiz? Yayın tarihi belli mi?

26 Temmuz-30 Ağustos arası haftada bir gün yayınlanacak ancak Türkiye’de yayınlanacağını zannetmiyorum. Ama eylülde DVD si çıkacak.

 

Orada işler nasıl dönüyor, diziler bizdeki gibi uzun olmadığından o kadar yoğun bir tempo yoktur diye tahmin ediyorum...

Bu benim BBC’deki ikinci deneyimimdi. “Partners in Crime” 6 bölümlük bir mini dizi olduğu için çekimin başı ve sonu belliydi. İngiltere’de her şeyden önce iş güvenliği, sonra çalışma saatleri geliyor. Türkiye’de Oyuncular Sendikası bu standartların kazanılması için uğraşıyor. Sezona sığdırılan bölüm sayısı daha az ve bölüm süresi kısa olunca iş düzeni farklı oluyor. Günlük 8 saat çalışılıyor ve haftada 1 gün mutlaka ara veriliyor.

 

Senin LAMDA geçmişin var ve zaten İngilizce oynamaya alışıksın. Bir oyuncu için oynayacağı dil, canlandıracağı rolü ne kadar etkiler?

Başka bir dilde oynamak, kelimelerle doğru ilişki kurmakla başlıyor. Anlam kelimeye duyguyla temas edince, oyuncu her dilde oynayabilir. Türk kültürü daha sıcak. Bu bir oyuncu için doğru disiplinle işlendiğinde farklı bir oyunculuk çıkıyor.

 

Türkan Saylan’ı 18 yaşından 55 yaşına kadar oynadın. Devamlılığı sağlamak zor mudur?

Evet, genel olarak zordur. Özellikle dizi oyunculuğunda. Bazen yazılanla sizin kurguladığınız karakter çelişebiliyor. Ben Türkan Saylan’ı oynarken onu hep yanımda hissettim. Bazen rüyalarıma bile giriyordu. Onu tanımayı çok isterdim. Devamlılığı sağlamanın ötesinde gerçekten yaşamış birini canlandırmak bence en zor olanı! Bir çeşit sorumluluk duygusu. Kendinizi, oynadığınız kişinin ailesine, yakınlarına, sevenlerine karşı sorumlu hissediyorsunuz. Londra’da “Who Will Carry The Word? (Sözü Kim Taşıyacak?) isimli bir oyunda oynamıştım. Tüm karakterler gerçekte yaşamış kişilerdi. Yazar, Auschwitz Toplama Kampı’nda tanıdığı arkadaşlarını yazmış. Ben Yvonne Blanc adında bir Fransız kadını oynadım. Bir kare fotoğrafı vardı elimde, kamp zamanı çekilmiş. Her oyuna girmeden önce o fotoğrafa bakıp gözlerindeki ifadeyi yakalamaya çalışıyordum. Kalbimi yakan bir oyundu. Çünkü acıyı duyuyorsunuz, hem de her gece...

 

2 yıldır Londra’dasın. Orada neler yapıyorsun? İşlerini nasıl organize ediyorsun, orada dostların var mı, kendin yazıyor musun?

Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olur olmaz 2 yıl daha farklı oyunculuk eğitimi almak üzere Londra’ya taşındım. 2006-2009 arası orada yaşadım. Bu süreçte Londra evim oldu. Bir oyuncu için Londra mesleğin şehri. Orada sahneye çıkmayı çok seviyorum. Gösterilen ilgi ve verilen değer sizi besliyor. İmkânlar sizi daha da iştahlandırıyor. Yapı olarak asosyalim. Gece hayatını sevmem, bir kafede saatlerce oturamam. Daha ev insanıyım, nereye gidersem gideyim önce yuvamı kurarım. O yüzden nerede olduğum önemli olmaz. Sanat camiasından dostlarımız tabii ki var, evimizde bir araya geliyor; yemek yiyor, film izliyor ve projeler üretiyoruz. Bu projelerden bir tanesi “HON” isimli bir tiyatro oyunu. Meltem Arıkan yazdı ve 3 dilde oynanacak. Türkçe, Galce ve İngilizce aynı anda konuşulacak. Memet Ali yönetecek. Aidiyeti sorgulayan bir oyun ve Avrupa’yı gezmeyi planlıyoruz. İçinde birçok şarkı ve gerçek hikâye olacak. Bu sefer kendi hikâyemi anlatacağım çünkü kendimi oynayacağım.

 

 

Ne anlatacaksın?

Şimdi anlatırsam büyüsü bozulur. Oyun oynanacağı zaman ayrıca yine konuşuruz ne dersin?

 

‘Mehmet Ali çok yoğun çalışıyor’

 

Sanatın başka hangi alanlarına ilgin var?

Resim dünyası mucizevi. Renkler ve çizilen dünya beni büyülüyor. İçimdeki karanlığı baktığım resimler boyuyor. Lineer çizgilerimi eğiyor büküyor, ilişki kurabildiğim resimler... Film izlemek benim için resmin yorumu gibi. Hikâyeden çok hissettirdiği duyguyla ilgileniyorum. Bu bahsettiğim resim ve film heyecanımı pratikte de yaşamak adına ilk kez bir kısa film çektim. Şu anda post-prodüksiyon sürecinde.

 

Ne güzel, peki ne zaman izleyebileceğiz?

Önce festivallere gidecek, sonrasını bilmiyorum. Dedim ya, ilk yönetmenlik deneyimim. Ben de süreç ilerledikçe işleyişi öğreniyorum.

 

Pınar, özel hayatında nasıl biri; zevkleri, çevresi, yaşama bakışı...

Çok sosyal biri değilim. Küçük bir arkadaş grubum var. Sakarım. Ayakta durmayı sevmem. Rahat giyinmeyi severim.

 

Memet Ali Alabora nasıl? O neler yapıyor?

Üzerinde çalıştığımız tiyatro projelerine konsantre ve çok yoğun çalışıyor.

 

Anne olmayı düşünüyor musun?

Bu benim için çok hassas bir konu. Şimdilik düşünmüyorum.

 

 

‘Miro’yu hissetmek için önce soyut kavramını bilmek lazım’

 

Müze, sergi gezmeyi seviyor musun?

Londra seni besliyordur... Müze gezmek müthiş bir serüven. Bir çeşit zaman yolculuğu gibi. Ama müze gezmeden önce okumak, ilişki kurmak eserlere anlam kazandırıyor. Dönemin tarihini ve bakılan resmin, heykelin yahut enstelasyonun size dokunup dokunmadığını hissetmeye çalışmak lazım. En azından ben öyle yapmaya çalışıyorum. Dünyanın neresine giderseniz gidin yapılan bir işi, atılan bir fırça darbesini görmek ifade özgürlüğünün çeşitliliği ile sizi zenginleştiriyor. Örneğin Miro’yu hissetmek için önce “soyut” kavramını bilmek lazım...

 

Oyunculuğun Türkiye’de çok sevildi.

Peki orada daha çok hangi alanda çalışmak istersin? Dizi, sinema filmi... Alışılmış söylemin tersine ben bir oyuncunun her rolü oynayabileceğini düşünmüyorum. Bir his var; onu yakalamak çok önemli. “Ben bu kadını hissediyorum” diyebilmek lazım. Yoksa her şey havada kalıyor. Dizi, film, tiyatro olmasından çok, “Karakteri yaratabilecek miyim?” ve “Taşıyabilecek miyim?” soruları benim için daha önemli.

 

Bugüne kadar bir araya geldiğim çoğu oyuncu senin aksine “Oyuncu her rolü oynayabilir” dedi...

Her rolü oynamayı seçmekle, bir rolü hakkını vererek oynayabilmek birbirinden farklı. Eğer bir oyuncu metindeki duygu ve mantık ilişkisini kuramıyorsa yahut karakterin varlık sebebini hissetmiyorsa rol yapar ama karaktere hayat veremez.

 

Buradan seni heyecanlandıracak bir iş gelse dönmeyi düşünür müsün?

Şu sıralar bir iş için görüşüyorum ama söylemeyeceğim, sürpriz olsun istiyorum.

 

Şahane, o zaman öyle bir olasılık var. İzleyiciler çok heyecanlanacak eminim...

Ben de çok heyecanlıyım...

 

 

Bundan sonrası için hayat artık orada mı devam edecek?

Bir söz vardır çok severim, biricik kaynanam Betül Arım’dan öğrendim: “Hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir.”

 

‘Gün içinde zamansız kalmayı severim’

 

Orada günlerin nasıl geçiyor? Bize biraz senin gözünden Londra’yı anlatır mısın?

Londra benim için bir büyükşehir. Ve her büyükşehir gibi karmaşık ve yaşaması zor. Ben doğanın içinde, hayvanların ve bitkilerin uyumunda yaşamayı seviyorum. Çiçeklerin açmasını, ağaç dallarının fısıldadıklarını duymayı seviyorum. Yahut bir akarsuyun kenarında oturup nilüferleri izlemeyi... Şehir insanı hiç olamadım. Köy severim, tarla severim, orman severim. Rahat ve gün içinde zamansız kalmayı severim. Şehir hayatı bunu mümkün kılmıyor. Zaman koşuyor peşimizden, sürekli bir geç kalma endişesi, egzoz kokusu, korna sesleri, birbirine bakmaktan çekinen birbirine yabancı insanlar. Ben şehirde yaşamayı seven biri değilim.

 

İstanbul’a uzaktan bakmak neler hissettiriyor?

Boğazımda düğümlenen buruk, kırık bir acı...

 

Seni bu hayatta en çok ne mutlu ediyor?

Hâlâ gülebilmek, her şeye rağmen neşeyi yaşayabilmek. Neşemi kaybedersem yok olurum...

 

Röportaj: Ekin Türkantos

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Hafif pizza tarifi
    Hafif pizza tarifi

    Süresi : 01:28 İzlenme : 7191

  • Fıstık ezmesi nasıl yapılır?
    Fıstık ezmesi nasıl yapılır?

    Süresi : 00:49 İzlenme : 2816

  • Karnabahar burger!
    Karnabahar burger!

    Süresi : 00:35 İzlenme : 1525

  • Yoğurtlu kereviz salatası
    Yoğurtlu kereviz salatası

    Süresi : 01:17 İzlenme : 2560

  • Patates tost tarifi!
    Patates tost tarifi!

    Süresi : 01:11 İzlenme : 6989

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön