Barbaros Altuğ: Twitter’da tanıştık dizi yazıyoruz!

Barbaros Altuğ ile ilk romanı Biz Burada İyiyiz üzerine konuşmak için buluştuk. Aile ilişkilerinden Gezi’de yaşananlara, Twitter arkadaşlıklarından yazarlar dünyasına uzandık. Perihan Özcan’ın röportajı.

Barbaros Altuğ: Twitter’da tanıştık dizi yazıyoruz!

 Artık hava beşte kararıyor ve ağladığını güneş gözlüğünle gizleyemiyorsun. Elinde kitap olunca anlayışlı bakıyorlar, daha az utanıyorsun. Biri sorsa nedenini, altını çizdiğin satırları göstersen oturup beraber ağlayacaksınız. “Onların bile bizi koruyamadığı günler...” Kızıp durduğun annenin eteğinin arkasına artık saklanamadığın, kendini savunmayı öğrenmek zorunda kaldığın zamanların geçmişten çıkıp geliveriyor. Bitmeyen öfken, kendi beceriksizliklerini gizlemek için sarıldığın en büyük silahın orada duruyor: “Ne zaman doğru yaptın ki anne?”

Vapur Kabataş’tan demir alırken başladı kitap, Büyükada iskelesine yanaşırken bitti. Biz Burada İyiyiz doksan dakikada bitiyor. Ama Gezi Parkı’nda tanışan üç gencin Berlin’de süren hikayesinden size kalanlar canınızı acıtmaya devam ediyor.

 

“Aile dediğin bazen tek kişidir”

 

“İnsanlar 2-3 saatte okusun bitirsin, sonra isteyenler üzerinde düşünsünler istedim” diyor konuşmanın başında Barbaros Altuğ. “Geçen yazla, anneleriyle babalarıyla, kendileriyle ilgili düşünsünler istedim. Mesela bazı arkadaşlarım sadece Yasemin’in annesiyle ilişkisini hatırlıyor. Yasemin’le bir sürü arkadaşımın hatta ablamın ortak yönleri var. Ablam Kanada’da yaşıyor ve annemle öyle konuşmalar yapıyor, biliyorum. ‘Nasılsın’ derken bile bir kırıklık çöküyor konuşmalarına. Çok konuşuyorlar ama hiçbir şey konuşmuyorlar. Birbirilerine hiç söyleyemiyorlardı o kırıklıkları. Daha önce annesiyle beraber yaşamış bir arkadaşım var, aynı kırıklığı yaşıyor. Bence bir anneyle kızın bir türlü birbirine söyleyemediği bir şeyler oluyor. Kopamayan, koptuğu söylenemeyen bir bağ var. Sağlıklı mı değil mi bilmiyorum ama çok kuvvetli ve baba-oğul arasındakinden daha farklı.” 

Kitap elimde, röportaj altını çizdiğim cümleler üzerinden ilerliyor.

 

“Aile dediğin bazen tek kişidir” diye bir cümle var. Siz aile bireyleri yerine arkadaşlarını koyanlardansınız. Neden?

Ben yalnız yaşıyorum. “Ailem” dediğim arkadaşlarım da yalnız yaşıyor. Aslında vaktimizin çoğunu birlikte geçiriyoruz. Ne kadar yalnız olduğumuzu belki de kendimize söylemek istemediğimiz için böyle yaşıyoruz. Sosyal hayvanlarız. Ben üzüntümden ziyade sevincimi paylaşıyorum arkadaşlarımla. İhtiyaç duyuyorum buna. Bazı arkadaşlarım tam tersi.

 

Kendinizi ne zaman yalnız hissetmeye başladınız?

12 yaşındaydım. Bir derdiniz varsa yalnız oluyorsunuz. Bu şöyle bir dert: Belki daha çok düşünüyor, kafa yoruyorsunuz. Edebiyat bunu getiriyor belki. Ortaokulda Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin okumaya başladım. Onlar mı beni değiştiriyordu yoksa ben onları mı arıyordum tam karar veremiyorum. Üniversiteye başlamak için Ankara’ya gittiğimde maddi olarak da ayrıldık. Medeni bir arkadaşlık sınıfına soktum aile ile ilişkilerimi.

 

“Herkes bu hikayeyi öğrensin diye değil, biz unutmayalım diye yazdım” diye bitiyor. İnsan ilişkilerindeki yanlışları çabuk unutmadığınız açık, unutmayı tercih ettiğiniz şeyler olmuyor mu?  

Kin gütmüyorum ama çabuk da unutmuyorum. Büyük kinlerin içimizde yer tutacak kadar değerli olduğunu düşünmüyorum. Kalbinizi, hayatınızı açtığınız bir insan hiç tahmin etmediğiniz biçimde kırabiliyorsa sizi, aslında bütün bunları hiç yapmamanız gerektiğini hatırlıyorsunuz. Kaleler inşa edip içinde yaşıyorsunuz. Dünyanızı açtığınız insanların o kaleleri kırmasını affedemiyorsunuz. Yoksa karşımdakine yüzde yüz yüzde güvenerek başlıyorum ilişkiye. Unuttuklarım da var. Sevgilim beni unuttuysa affedebilirim. Çünkü orada sevginin içinde değerli bir şey olduğunu görüyorum.”

 


“Bir sürü acının yazılmadığını fark ediyorum”

 

Kolay vazgeçebiliyor musunuz? Yazdıklarınızdan kolay vazgeçebildiniz mi mesela? Kimlere okuttunuz yayınlanmadan önce?

Başından beri ne yazacağımı biliyordum. Yazar Ünver Alibey’e, arkadaşım Sırma Köksal’a okuttum. At ya da değiştir dedikleri pek çok yeri attım ya da değiştirdim. Sonra yakın arkadaşım ve uzun yıllardır çalıştığım Ayşe Kulin’e, Figen Batur’a ve Elif Key’e yolladım. Fikirlerini aldım. Latife Tekin ve Kürşat Başar okudu. Hepsinin eleğinden geçtikten sonra yayınlandı.

 

“Kendimi iyileştirmek için yazmaya başladım” diyorsunuz kitapta. İyileştiniz mi?

Çok iyileşeceğimi sanıyordum ama iyileşemedim. Aksine daha çok dert etmeye başladım. Gezi’den bahsettiğimizde hala aynı şiddette üzülüyorum. (Burada sesi zayıflıyor, gözleri doluyor. “Birazdan geçecek” diyor. Birazdan geçince devam ediyor.) Şunu dert ettiğimi anlıyorum: Yazarak sadece kendimi iyileştiremem. Bir sürü acı var ve o acıların yazılmadığını fark ediyorum. Bu acıların yazılması, okunması, bilinmesi, öğrenilmesi lazım ki onlarla helalleşebilelim. Sadece insan olarak değil, ülke olarak... Pişmanlıklarımızı söylemek zorundayız. Bunlar olmadıkça içimiz durulmayacak.  Durulmaması da gerekiyor zaten. Yoksa dünyayı, sanatı, edebiyatı çok şahsi bir şey olarak görürsünüz. Ama hayat böyle bir şey değil. Hele ki belli bir yaştan sonra. 20 yaşında değiliz, ki 20 yaşındakilerin de neler yaptıklarını gördük. Bireysel bakamıyorsunuz meselelere böyle bir ülkede. İsveç’te yaşasaydım kendi dertlerimi deşebilirdim. Ama sizin dertleriniz ülke dertlerinin içine sızıyor. Sorunları tek başına dert haline getirmek bence çok büyük bir lüks. 

 

Şahit oldukları insanın canını yakıyor. Bunun ne kadarı Gezi’de yaşananlarla, ne kadarı yaşla ilgili? 

Son bir buçuk-iki senin üzerimizde çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. 2000’lerin başından itibaren bize “daha iyiye gidiyoruz” umudu verildi. Daha demokratik daha şeffaf olacağız, daha az acılı bir ülke olacağız. Biz bunu aldık ruhumuza ve gördük ki bu bir oyunmuş. Çok daha kötücül, çok daha ahlaksız bir sitemin içine girmişiz, üstelik buna destek vermişiz. Biz daha iyiye gittiğimize inanmışız. Bu derece keskin bir hayal kırıklığı bize ağır geliyor. Aslında her şey daha kötüye gidiyormuş. Tabii ki yaşla da ilgisi var. Bizden sonraki kuşakların, gençlerin bu umudu taşıyamayacağını gördük. Bu umut onların zamanında kırılmış oldu. Biz altmışlarımıza geldiğimizde her şeyden vazgeçmiş bir kuşak gelecek. İnşallah böyle olmaz.

 

Kitapta annesine, babasına öfkeli karakterler var. Peki anne babayı suçlamak bir yerden sonra kolaycılığa kaçmak değil mi? İnsan bu işte bir yanlış olduğunu ne zaman fark ediyor?

Bence otuzlu yaşlarda. En şahane anne baba da olsa ergenlikte onları sevmeniz mümkün değil. Seksi keşfediyorsunuz çünkü ve onların seks yaptıklarını düşünüyorsunuz. Üniversitede de ufak da olsa bir kontrol mekanizması vardır anne baba tarafından. Sabaha kadar içemezsiniz. Eve sevgilinizi atamazsınız. Siz gittiğinizde ise gizlemek zorundasınız, kız ya da  erkek arkadaşınızda kaldığınızı söylemek zorundasınız. Üniversite biraz onlardan uzaklaşmaya çalışmakla geçiyor.  Üniversiteden sonra yeni yeni kendinize gelmeye başlıyorsunuz. İlk sevgililer, nişanlılar gibi şeylerden sonra otuzlu yaşlarınızda hayatınız biraz düzene oturuyor. Öyle ya da böyle bir kariyeriniz oluyor. Anne babayla ilişkiniz bir mesafeye oturuyor. O onların gençliklerini hayal edebiliyorsunuz. Büyük olasılıkla hayal kırıklıkları var. 40 sene aynı insanla beraber oluyorlar. Çöküyorlar, o çöküşe rağmen ayakta kalmaları bile bir mucize. Anlamaya başladığınızda dost oluyorsunuz. Anneler babalar o kadar da kötü olamazlar, çocuk yetiştiriyorlar, bu maddi ve manevi fedakarlık gerektiriyor. 40’lı yaşlardan sonra daha yakından tanıyor insan anne babasını.

 

 Biz Burada İyiyiz’den başka bir cümle: Hayatını değiştirmeyecekse bir kitabı neden okuyasın ki? Hayatınızı değiştiren üç kitap sorsam hangilerini söylersiniz?

Çok var ama küçük yaşta okuduğum için bende çok yer edenleri söyleyeyim. Tifanny’de Kahvaltı. Yasemin ile Eren’in hikayesini anlatırken Tifanny’de Kahvaltı’dan esinlenmişim. Bir Düğün Gecesi, Adalet Ağaoğlu’nun. “İntihar edemeyeceksek içelim bari” diye başlıyor. Entelektüellerin bu ülkede yaşamasının ne kadar zor olduğunu o kitaptan öğrendim. Sevgili Arsız Ölüm, Latife Tekin’in. Hepsi gerçektir karakterlerin. Türkler’in acılarıyla başa çıkmak gibi bir ironileri var. En acıklı durumlarda bile twitter’da harikulade şeyler okuyorum. Başka bir yerden bakıyor çocuklar. Delirirler, sadece o acıyla yaşasalar.

 

“Acıyı alt edebiliyoruz ama pişmanlık hep duruyor”

 

Yasemin günlüğü gizlice okununca deliriyor. Biri sizin günlüğünüzü okuyup üstüne roman yazsaydı ne yapardınız?

Günlük önleyemediğiniz, kendinizden bile kaçırdığınız, yüzleşemediğiniz bir şey. O kadar yakın arkadaşsınız, ama ona bile veremiyorsunuz bazı sırları. Demek o kadar acıklı. Bence insanın içinin çalınması demek günlüğünün çalınması. Büyük olasılıkla, hele ki 20’li yaşlarımdaysam aynen Yasemin’in yaptığını yapardım. Gider bir daha yüzünü görmek istemez, sonra da affederdim.

 

“Bizi olduğumuz gibi kabul edeceğimiz bir hayat arıyorduk sadece” dedirtiyorsunuz bir karaktere. Sizi olduğunuz gibi kabul etti mi yaşadığınız yerler?

2007-2009 arası New York, sonrasında 2012’ye kadar Londra’daydım. New York, Berlin, Londra’da daha olduğum gibi olabildiğimi hissettim.  Burada daha konforlu bir hayatım var aslında. Arkadaşlar, dostlar… İstediğim şeyleri bir telefonla çözebiliyorum. Metropoller dertli insanlara daha iyi davranan şehirler olmak zorunda. Paris, Londra, Berlin, New York... İstanbul da böyle olmak zorunda fakat değil. Bu beni çok üzüyor.  Yazarını, oyuncusunu, dert taşıyan kim varsa içinde, onları korumak zorunda. Çünkü bu Türkiye’de çok az olabilen bir şey. 1. Fakir bir ülkeyiz. 2. Aile çok kuvvetli ve anne baba baskısı altında seçiyorsunuz geleceğinizi bile. Doktor ya da bankacı olmak, yazar veya oyuncu olmaktan çok daha önemli.  Pamuklara sarılmaları gerekirken, körüklemelerle bu insanlara en kötü kimselermiş gibi davranılıyor. Bir ülkeyi yükselten entelektüeller, ama biz bunu görmezden geliyoruz. Macaristan bizden daha fakir bir ülke. Demir Perde kalktıktan sonra, 90’larda yazarları nasıl ihtimamla koruduklarını, onlara yazı yazdırabilmek için ne imkanlar sağladıklarını gördüm. İnsan utanıyor. Yani bunun fakirlikle de ilgisi yok.

 

Sonraki kitapta ne anlatacaksınız?

O kitabın da izleği biraz pişmanlık. Hayatımızda alt edemediğimiz duygu. Mutluluk gelip geçiyor, acıyı bile alt edebiliyoruz kendi içimizde ama pişmanlık hep duruyor. Hrant Dink’in öldürüldüğü gün başlıyor. Doksanlarında alzheimer hastası bir kadın ve çok mutlu yirmilerinde bir genç kız var. Kadının genç kızı kendi hayatından biri zannedip hayatını anlatmaya koyulmasıyla başlıyor. Türkiye’nin yüzyıllık geçmişi var. Bu toprakların  kendi insanlarına yaşattığı acılar. Kadın bunların canlı tanığı ve bütün bunların üzerinden geçiyor.  Bazı hatıra defterleri var yararlandığım şu anda. Onlarda okuduğum notları koyuyorum. 

 

Şu kelimelerin her birinin sizdeki ilk çağrışımı ne?

Yazar - Arkadaş

Yazı - Aşk

Yazmak - Acı

Cihangir - Huzur

Aile - Uzak

İnsan - İnsan

Kadın - Anne

Erkek - Dert

İktidar - Patetik

Twitter - Arkadaş veya özgürlük

 

Twitter’da kiminle arkadaş olacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

Bazılarıyla hiç tanışmıyorum ama çok yakın arkadaşız. Aynı şeyleri dinliyoruz, aynı şeyleri izliyoruz, okuyoruz, dertlerimiz aynı. O kadar aynı şeylere üzülüp aynı şeyleri seyrediyoruz ki… Bu müthiş bir özgürlük. Özlem Hepşen diye biri var mesela. Hiç tanışmıyorum ama neredeyse ortak proje üretiyoruz şu anda televizyon için. 4-5 sene önce Özlem’in bir tweet’i ilginç gelmişti, takibe almıştım. O da yarı deli. Aydın’da oturan bir sosyoloji doktoru. Bu bile ilginç değil mi?

 

Projeniz ne, dizi mi?

Ortak bir şey yazıyoruz televizyon için. Gönderdim beğendiler, bakalım. Kafalarımız farklı çalışıyor. Benim yazdığım bir şeyi o daha insanların konuştuğu, eğlenceli bir hale getiriyor.

 

Türkçe yazan yazarın kaprisi Alain de Botton’da yok mesela. Kapris yumağı haline gelmemek için kendinizi nasıl eğitiyorsunuz?

1999-2014 arası 100’den fazla yazarla çalıştım. Yazar kaprisinin yayınevindeki editörü, kapağı yapan grafikeri, düzeltmeni, PR yapanı ne kadar yorduğunu gördüm. Ve bu insanların bir süre sonra sizin yararınıza çalışmayabileceğini... Kaç basacaksınız? Yüzde kaç vereceksiniz? Bu soruları sormuyorum bile. En başta karar verip kapris yapmamak lazım. Bence yazar hiçbir şey istememeli. Hiçbir yayınevi çok satan bir yazarını kaçırmak istemez.

 

 

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Bolonez soslu erişte!
    Bolonez soslu erişte!

    Süresi : 03:15 İzlenme : 887

  • Bebe bisküvisinden kolay pasta
    Bebe bisküvisinden kolay pasta

    Süresi : 03:55 İzlenme : 2645

  • Kolay muska böreği tarifi
    Kolay muska böreği tarifi

    Süresi : 05:38 İzlenme : 2068

  • Karnabahar burger!
    Karnabahar burger!

    Süresi : 00:35 İzlenme : 1278

  • Damla çikolatalı kurabiye tarifi
    Damla çikolatalı kurabiye tarifi

    Süresi : 00:48 İzlenme : 989

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön