Russell Crowe: Atatürk'ü canlandırmak iyi fikir

Son Umut (Water Diviner) filmini erkenden izledik, sonra da Russell Crowe, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan ve Olga Kurylenko’yla konuştuk...

Russell Crowe: Atatürk'ü canlandırmak iyi fikir

Russell Crowe bu filmi çekmeye karar verdiğinden beri olan biteni takip ediyorum. İçime sinmeyen bir şeyler vardı. Adam Anzak torunu, Yeni Zelanda doğumlu bir Avustralyalı. Belki Çanakkale’de dedesinin dedesi öldü. Senarist Yunan... Nur topu gibi Geceyarısı Ekspresi ve Gelibolu örnekleri var elimizde... “Ne yapalım alıştık” demekten başka çare yok. Sen adam gibi film çekmezsen, elin Amerikalısı istediği gibi çeker filmini. Sen de söylenerek izlersin.

 

Bizim kitaplarımızda yazanlardı izlediğim

 

Filmin çekimi bitti, Russell Crowe Türkiye’ye geldi. Özel röportaj yapacak üç basın kuruluşundan biri de bizdik. Crowe’un tek şartı vardı, filmi seyretmem. Heyecanla oturdum koltuğa. Allah’ım ne olur bizi barbar gibi göstermiş olmasın. Gözlerime inanamadım. “Film akarken acaba uyuyakaldım da uyduruyor muyum” dedim birkaç defa. Bittiğinde yerimde çakılı kaldım. Mustafa Kemal, Kuvayı Milliye ruhu; Türk askerinin onuru, gururu, kalbi güzelliği; Türk kadınının ahlakı ve aydın görüşlülüğü, işgal edilen bir ülkenin nasıl korkusuzca kendini savunduğu... Tüm bunlar yetmezmiş gibi İngilizleri kızdıracak diyaloglar... Yunanlıların direkt çete olarak gösterilmesi, Anzakların yerini bile bilmedikleri bir toprağı ne yaptığını bilmeden işgal etmesi... Gözlerim doldu. Bizim kitaplarımızda yazanlardı izlediklerim. “Senarist Yunan’mış” korkusu vardı ya, Andrew Anastasios adı, eşi Türk’müş...

 

Mustafa Kemal'in şerefine

 

Röportaj öncesi Russell Crowe’a “Beni hatırladınız mı” diye sordum. “Seeeen haaaaa” dedi. Çekim öncesi gizli gizli geldiği dönemlerde Sabiha Gökçen Havaalanı’nda olduğunu duyar duymaz uçarak gitmiştim. Bir süre sohbet edip birlikte fotoğraf çektirdikten sonra da gazeteci olduğumu söylemiştim. Delirme alametleri göstermişti. Ödüm kopmuştu. Ve işte beni tanıdı. Tek istediğim onunla bizi hayli ilgilendiren bu film hakkında biraz sohbet etmekti. Vallahi kötü bir niyetim yoktu. Russell Crowe, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan birlikte harika bir iş çıkarmışlar. Cem Yılmaz’ın Av Mevsimi’nde “Hayde”yi söylediği sahnenin bir benzeri Son Umut’ta da var. Mustafa Kemal’in şerefine kadeh kaldırdığı... Yılmaz Erdoğan Hasan’ı oynamamış, bildiğin yaşamış.

 

CEM YILMAZ’IN BAŞARISI...

 

Mutsuz hayatlar aynı hikâyede o kadar doğal buluşturulmuş, tarihi bilgiler hikâyenin içine öyle güzel yedirilmiş ki... Çocuklarının öldüğü cephede, düşman tarafının komutanı Binbaşı Hasan’ı öldürmek üzere olan Yunan çetelerini kriket sopasıyla dağıtan ve Binbaşı’yı kurtaran Joshua aslında Russell Crowe’un filminin mesajını özetliyor. Evet bu bir savaş dönemi filmi ama savaş karşıtı mesajlar havada uçuyor, üstelik bizim bildiğimiz tarihsel verilerle. Russell Crowe’a bir daha hayran oldum, Cem Yılmaz bu başarıyı ülke dışına taşısın. Bizim yönetmenler, macerayı uzaklarda aramasalar, bizi kötülemeyi marifet saymasalar, şu filmi defalarca seyredip “Acaba ben ne yapabilirim”e kafa yorsalar... Güzel olmaz mı?

 

Tekrar hoş geldiniz ve gönülden teşekkürler. Her şey o kadar doğal ve gerçekti ki...

Russell Crowe: Teşekkür ederim. Türkiye’de aldığım her yorum kıymetli benim için. Bu yaptığım şeyi becerdiğim anlamına geliyor.

 

Benden nefret etmiyorsunuz değil mi, havaalanında kimliğimi saklayıp soru sorduğum için...

Russell Crowe: Cem İstanbul’a ilk geldiğimde ne yaptığını biliyor musun?

Cem Yılmaz: Evet anlattı. Ama başardı işte, ne kadar istemiş demek...

R.C: Hayır senden nefret etmiyorum. Evet o zaman kızmıştım ama işine dört elle sarılan ve en iyisini yapabilmek için her yolu korkusuzca deneyen, istediğini alan insanları severim. Senin de bana zarar vermek gibi bir niyetin yoktu. Cem’in söylediği de mesaj olabilir aslında; bir şeyi gerçekten çok istersen oluyormuş demek ki...

 

O zaman doğaçlama bir soruyla başlayalım, istediğiniz her şeyi başardınız mı bugüne kadar...

R.C: Çok geniş oldu biraz daha alanı daraltır mısın?

 

“En iyi oyuncu Oscar’ı alacağım, günün birinde yönetmen olacağım ama asla klasik Hollywood filmleri çekmeyeceğim” gibi...

R.C: Aslında cevabı yok. Başarı ne hissettiğinle ilgili. Film denen şey ciddi maliyetli ve piyasanın ters bir dönemiyse başarısız ilan edilebilirsin. Ben biraz şanslıyım. Filmin doğasını biliyorum. Tüm sahneleri stüdyoda çekip daha ucuza kapatabilirdim. Biraz sorudan uzaklaşıyorum ama elime fırsat geçtiği anda yapabileceğim en uç şeyi yapmak için sıvıyorum kolları. Önceden hayal kurmuyorum. Oscar sahibi ve birçok kapalı gişe filmin başkahramanı olabilirim ama ben de film sektörü denen cehennemin yönetim kısmıyla mücadele ettim.

 

En beklenmedik sorun neydi?

R.C: Yönetmen koltuğunda mı? Tabii ki evrak işleri...

 

Film gerçek bir hikâyeden türemiş, anlatır mısınız sonrasını...

R.C: Hikâye, Yarbay Cyril Hughes’a ait olan mektuptaki bir cümleden ortaya çıktı. Bizim senarist ekip, tarihi bir konuyu araştırırken rastlamış belgeye. Yarbay savaştan sonra terk edilmiş Gelibolu savaş alanına gitmiş. Oradan yazdığı mektubun o cümlesi şuymuş: “Bir yaşlı adam oğlunun mezarını bulabilmek uğruna Avustralya’dan buralara gelmeyi başardı...” Sonra harıl harıl çalışmaya başladık. Olayla ilgili çok kitap okudum. İlk okuduğumda ilham ve utancı bir arada hissettim. Tarihin en sıra dışı olaylarından birini o güne kadar hep tek taraflı bilmiştim.

 

Ya diğer Avustralyalılar?

R.C: Benim çevremdekiler de genelde aynı duyguları hissetti. Size toplum olarak gerçekten çok saygı duyuyoruz.

 

Çok yorulduğunuzu biliyorum, yoldan da geldiniz, o yüzden bazı soruları ortaya sorayım, siz dinlenin bu arada...

R.C: Yorgun mu görünüyorum?

C.Y: Kibarlık yapıyor.

R.C: Sen benden daha yorgun görünüyorsun Cem.

 

Artık anlamışsınızdır ki Türk halkı duygusaldır...

C.Y: Ühü ühü ühü....

 

Yani duygularıyla hareket ederler anlamında... İtalya’yla problem yaşadığımız dönemlerde makarna satışlarının düştüğü bir ülkeyiz biz. Sizce bu film iki ülkeyi yakınlaştıracak mı?

R.C: Mesela nasıl bir yakınlaşma?

 

Mesela evlilikler artar mı?

R.C: Bence iki ülke de birbirini seviyor. Filmin en önemli mesajlarından biri karşındakine saygı. Tüm ilişkilerin temelinde de bu yatmaz mı? Evlilikler artar mı bilmiyorum. Her ihtimal mümkün. Biliyorsunuz iki senaristimiz Andrew Knight da Andrew Anastasios da Türk’le evli... Bize uzak değil. Bir Avustralyalıyla evlenecek misin Cem?

C.Y: Elbette Russell... Savaş hadisesini iki taraf açısından da haklılık noktasına getirmeden, kötü olduğunu bilmek çok evrensel bir kabul. Savaş zamanında düşman olarak kodlanan insanların, aslında aynı fedakârlıkta ve kafada olduklarını filmde daha net görecek herkes. Bu da tabii ki daha da yakınlaştıracak iki ülke halkını. Ama filmden geçenin kesinlikle o olması lazım.

Y. E.: Savaşın üzerinden 100 yıl geçmiş ve tüm teknolojik gelişmelere rağmen hâlâ 20 saatte gidebiliyoruz ama orada Turkish bread (Türk ekmeği) var. Her yerde... Ben bunu çok önemsiyorum. Bir savaş iki halkı nasıl önce düşman sonra kardeş yapar, işte en güzel örneği bence ekmeğimizi paylaşıyor olmamız.

C.Y: Bu her yıl olan Genelkurmay önderliğinde gerçekleşen seremonide hep tekrarlanan Atatürk’ün meşhur sözleri var ya: Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın toprağındasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır ve huzur içinde uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”... Bu sözleri bütün Avustralya halkı ezbere biliyor. Kaç kişi geliyordu Russell her yıl? 20 bin var mı?

R.C: Ne 20 bini en az 100 bin... Ve bence her Avustralyalının en az bir kere o seremoniye katılıp o atmosferi yaşaması lazım...

C.Y: Ben gittim, sabaha kadar gözümü kırpmadım. İnanılmazdı.

 

Filmde Kuvayı Milliye ruhu çok ön plandaydı. Sizin ağzınızdan çıkan “Bu savaşta 70 bin Türk evladı öldü” cümlesini de milyonlar izleyecek. İkisi de bir ülkenin birlik ve beraberliğini simgeleyen cümleler. Biliyorsunuz hâla içinden çıkılamayan bir çözüm süreci yaşıyoruz. Sözleriniz bu anlamda da işe yarayacak mı, günümüzü etkileyecek mi?

Yılmaz Erdoğan: Elbette, her yere gider mesaj. Sorun haline gelen bütün farklılıklarımızın adresi orası. Taa Avustralya’dan buraya mesaj geliyorsa, buradan oraya gidiyorsa, kendi içimizde de ulaşır hatta ulaşacaktır eminim. Çanakkale bunun çözüm adresidir.

 

Bir Türk gibi davranıyorsunuz... (Cem Yılmaz burada kopar.) Yani bir sabah uyandığınızda “Ben şu Türkleri doğru düzgün anlatan bir film çekeyim” mi dediniz?

R.C: Gerçekten tam olarak böyle olmadı. Ama o hikâyeden çok etkilendim. Tabii buraya geldikten sonra durum daha da değişti. Çanakkale’de Yeni Zelanda’da doğup Avustralya’da büyüdüğümü söyleyince, heyecanla “Yani sen Anzak’sın” diyen insanları unutamam. O zaman dedim ki “Bu insanların da içini yansıtan bir film olmalı”...

 

Savaş sonrası, muhtemel Yunanlılarla çatışma öncesi barda çekilen bir sahne var, bence filmin en etkileyici sahnelerinden biri... Cem Yılmaz’ın canlandırdığı Cemal karakteri, “Mustafa Kemal’in şerefine” diyerek kadeh kaldırıyor ve Çanakkale’de yaşanan hazin bir hikâyeden yola çıkarak yazılan “Hey 15’li” türküsünü söylüyor... Bunlar Cem, senin fikrin miydi?

C.Y: Kesinlikle benim fikrim değildi. Filmin senaryosunda yazan neyse onu oynadık. Hatta tekst İngilizce geldi “Aaa ne güzel” dedim. Bazı yerler Türkçe’ydi oralarda hızlandım. Şaka bir yana, o kadar bilgili ve hâkimdi ki bizim müdahale edeceğimiz bir yer kalmadı. R.C: Ama senaryo oluşum aşamasında Cem sayesinde çok detay değiştirdim. “Hey 15’li” türküsünü de Cem’le tartıştıktan sonra belirledim. Bence çok güzel bir türkü ve o sahnede vermek istediğim duyguyla bire bir örtüştü.  

 

Bizim için Atatürk’ün önemini biliyorsunuz... Filmden önce size ne ifade ediyordu?

R:C: Cem’in o bahsettiği meşhur sözden dolayı onu çok iyi tanıyorum. Zaten onu çok iyi anlatan bir söz değil mi? Dünyada benzeri yoktur herhalde. Savaş daha yeni bitmiş, kim söyleyebilir böyle bir şey? Tabii ben, normal bir Avustralyalıdan daha çok şey biliyorum. Sosyal reformları sonradan yapmış, eğitim, kıyafet, kadın hakları... Çok araştırdım, filmin geçtiği dönemde bu reformlardan biri yapılsaydı, kesinlikle kullanırdım. İlgimi çeken bir şey daha: Atatürk, demokrasinin ne olduğunu insanlara anlatmaya çalışmak için epey zaman harcamış. Çok derin düşünen bir adammış. Bence taa o zamanlar Türkiye’yi modern bir ülke konumuna getirmeye çalışırken kullandığı yöntemler hâlâ işe yarıyor. Bir kesim ülkeyi ondan uzaklaştırmaya çalışıyor ama bunu asla başaramayacakları ortada çünkü o düşünceleriyle insanların kalbinde yerini almış. Hem ülkeyi kuran politikacı, hem kurtaran asker hem de herkesin babası, baba sevgisiyle bağrına bastığı bir insan. O Cem’in “Mustafa Kemal’in şerefine” dediği sahne var ya, beni Atatürk’ün uyuduğu bir odaya götürmüşlerdi, içerisini aynı öyle dekore ettirdim. İçtiği sigara, kullandığı kül tablası...

 

Bir gün onu canlandırmayı düşünür müsünüz?

R.C: Hiç fena bir fikir değil.

Y.E: Benziyor da...

 

Olga Kurylenko: Türk kadınlarıyla vakit geçirdim

 

Filmde iki Türk var ama ana karakterin sevdiği Türk kadını Ayşe rolünü siz oynadınız. Açıkçası başta enteresan gelmişti ama seyredince çok başarılı buldum...

Olga Kurylenko: Ayşe’yi çok sevdim. Türk olması benim için çok enteresandı, bilmediğim dili konuşan bir kadın... Tabii Türkçe konuşmam gerekiyordu. Russell “Ne kadar zamanda öğrenebilirsin” diye sordu. Ne denir ki... Çok da oynamak istediğim için “Bana birkaç hafta ver” dedim.

C.Y: Aslında Ayşe rolünü bana teklif etti Russell ama ben 4 yıl zaman isteyince vazgeçti. Y.E: Benim atın üstündeyken bile İngilizce hocam vardı.

R.C: Atları ben seslendiriyordum ama... (At sesi çıkarır.)

O.K: Ben de hem Türkçe öğrenmek hem de Türk kadınlarıyla vakit geçirmek için Türkiye’ye geldim.

R.C: Ayşe’nin modern olmak için çaba sarf eden bir Türk kadını olduğunun detayları da çok özeldir. Oyun havasında göbek atıyor ama piyano da çalıyor. 20 Türk oyuncuyla görüştüm ama kararım Olga oldu.

Y.E: Valla ben Hasan rolüne bayıldım ve “Kesin bana vermez” dedim, vermedi de. Bir süre sonra tekrar iletişimimiz oldu. Bana “At binmeyi biliyor musun” dedi. “İki tane atım var ama hiç binmedim. Çalışırım” dedim. Bir rol için hiç bu kadar yüzsüzce uğraşmamıştım.

C.Y: Evet o durum benim de kulağıma geldi.

 

Röportaj: Nazenin TOKUŞOĞLU

Fotoğraf: Ece OĞULTÜRK

Facebook Yorumları
Yorumlar
0
Onay Bekleyenler
0

  • Bu yiyecekleri ısıtmayın!
    Bu yiyecekleri ısıtmayın!

    Süresi : İzlenme : 1828

  • Tiramisu nasıl yapılır?
    Tiramisu nasıl yapılır?

    Süresi : 00:47 İzlenme : 1560

  • Arpa şehriyeli, cipsli salata nasıl yapılır?
    Arpa şehriyeli, cipsli salata nasıl yapılır?

    Süresi : 01:42 İzlenme : 1662

  • Fıstık ezmesi nasıl yapılır?
    Fıstık ezmesi nasıl yapılır?

    Süresi : 00:49 İzlenme : 2592

  • Kadınbudu kaplama tavuk!
    Kadınbudu kaplama tavuk!

    Süresi : 01:44 İzlenme : 1903

Copyright © 2014 - Tüm hakları saklıdır. Ciner Medya Tv Hizmetleri A.Ş. Üretim ve Tasarım CBG
Yukarı Git
HTHayat Mobil Sürümüne Dön