Engin Kılıç’a ilkin Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî’nin ideal toplumunun bizim için de ideal olup olmayacağını sordum. Bütün ütopyalar için geçerli olabilecek bir cevapla, “Birinin hayali bir başkasının kâbusu olabilir” dedi. Mustafa Nazım Erzurumî’nin 1913’te hayal ettiği ideal İstanbul’sa aslında bizim bugün bu şehre dair yakındığımız hemen her şeyi içeriyor.




Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî kimdir? Niçin adını bilmiyoruz?


Doğrusu bunu ben de bilmiyorum. Eldeki kaynaklarda hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadım. Kitaplarından birinin kapağından Mustafa Nazım’ın “Babıali Caddesi’nde Orhanbey Hanı’nda Asar-ı Vatan Fabrikası sahibi” olduğunu öğreniyoruz. Kitabın içeriğinden de mühendisliğe, sanayiciliğe eğilimli biri olduğu anlaşılıyor. Şimdilik elimizde başka bilgi yok.




Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet başlıklı anlatısı 1913 tarihli bir ütopya. Bizde nadir rastlanan bir edebi tür. Pek az örnek geliyor aklıma ama hepsi de daha sonraki zamanlara ait. Mesela Peyami Safa’nın bir romanını hatırlıyorum... Sizin bu kitapla ilişkiniz nasıl başladı, onu nasıl keşfettiniz?


Doğru, aslında bir ütopya olarak nitelenemeyecek olsa da Peyami Safa’nın “Yalnızız”ının yanı sıra “Yeni Turan” ve “Ankara” gibi birkaç örnek daha sayılır. Bunda Eski Türkçe metinlere erişimin kısıtlı olmasının önemli rolü var. Bu kitaptan Kayahan Özgül’ün “Türk Edebiyatında Siyasi Rüyalar” başlıklı çalışması vasıtasıyla haberdar olmuştum. O kadar ilginç ayrıntılar içeriyordu ki kitabı günümüz okuruyla buluşturmamak yazık olacaktı. Ben de metni hem Latin harflerine aktardım hem de sözlük kullanmak istemeyenler için sadeleştirdim. Yani elinizdeki kitap hem orijinal metni hem sadeleştirilmiş versiyonu içeriyor.




Aslında hikâyenin kendisinde de tuhaf bir melezlik var. Anlatıcı bir rüya görüyor ve rüyasında 400 yıl önce yaşamış büyük dedesi Molla Davut’la karşılaşıyor. Onun rehberliğinde 400 yıl sonraya gidiyor. Yani hem geçmiş hem gelecek anlatıcının zihninde biraraya geliyor. Bundan bahseder misiniz?


Anlatının merkezinde yer alan olay, bu yıl yüzüncü yıldönümünü idrak edeceğimiz 1912-1913 Balkan Savaşları. Birinci Balkan Savaşı’nda Osmanlı orduları Balkan devletleri ittifakına karşı kesin ve açık bir hezimete uğruyor ve Osmanlı Devleti’nin bütün Avrupa toprakları birkaç hafta içinde kaybediliyor. Bu hezimetin ve onun askeri, siyasal ve toplumsal sonuçlarının yarattığı büyük travmayı anlatıcı üzerinden görebiliyoruz. Bu çerçevede geçmişi hatırlamanın iki işlevi var: O “şanlı geçmiş”i gururla hatırlamak, ama aynı zamanda o günkü hezimeti geçmişte yapılan hatalara bağlamak. Gelecek ise, o hatalardan ders alındığında yine nasıl güçlü, nüfuzlu, zengin bir devlet olunabileceği umudunu vermeyi amaçlıyor.




Yazarın idealinde nasıl bir toplum var?


Yazarın toplum tahayyülünün şekillenmesinde hem Türkçü-İslamcı eğilimleri hem de Balkan Savaşı travmasının yarattığı öfke dolu, rövanşist duygular belirleyici oluyor. Dolayısıyla kitapta fazlasıyla merkeziyetçi, tepeden inmeci, düzleştirici, totaliter bir yapı hayal ediliyor. Amaç, dönemin pek çok ütopik eserinde görüldüğü gibi, yok olmanın eşiğindeki devleti kurtarmak ve yeniden Avrupa’ya kafa tutan, güçlü ve zengin bir hale getirmek.




Geleceğin İstanbul’undan enstantaneler


Aslında Boğaz’da köprüler, ve inşaat düşkünlüğü, sanayileşmeyi her şeyden daha öncelikli görme, nüfusu artırma, gayrimüslimlerle ilgili politikalar gibi, bazıları bugünün koşullarında tepkiyle karşılanan bazı tercih ve uygulamaların hangi koşullarda ortaya çıktığına dair ciddi ipuçları içeriyor bu kitap. Dolayısıyla kitapta tahayyül edilen 24’üncü yüzyılın İstanbul’u aslında bugüne fazlasıyla benziyor.





  • İstanbul 10 milyon nüfusa ulaşmış.
  • Boğaz’da 3 katlı bir köprü var.
  • Boğaziçi eski harap görünümünden kurtulmuş, her iki tarafına boydan boya geniş rıhtımlar, onlara bakan 8-10 katlı binalar inşa edilmiş. Arkadaki dağlar da düzleştirilmiş ve üzerlerine köşkler kondurulmuş.
  • Adaların etrafını fabrika bacaları tıpkı “kara bulutlar gibi” sarmış.
  • Teknolojik gelişmeler yaşamın her alanına yansımış. Parmakla basıldıkça istenen harfleri sıraya getiren yazı makineleri kullanılıyor, telsiz telgraf cihazları her evde bulunuyor. Sokaklarda sesli duvar gazeteleri var. Üç boyutlu fotoğraf çeken kameralar, elektrikli cep sinematografları, elbise gibi giyilen uçma makineleri, su ve havayla işleyen motorlar kullanılıyor.
  • Zihinleri durgun ve yorgun olanlar, “akıl tedavihanelerinde” basit bir beyin ameliyatıyla iyileştiriliyor. Duvarları sudan yapılmış otellerde uyku makineleri bulunuyor.
  • İstanbul’un merkezindeki meydanın ortasında, kale gibi bir polis merkezinde şehre girenlerin röntgeni çekiliyor ve kayda geçiriliyor. Bir de şehirdeki insanların her hareketlerinin gözlenebildiği ve kaydedildiği devasa döner aynalar var.
  • Yeni doğan çocuklar ailelerinin yanına bırakılmıyor, “doğum ve terbiye evleri”nde fenni usullerle yetiştiriliyor, eğitiliyor. Ebeveynleri çocuklarını ancak randevuyla görebiliyor.
  • Yazar hem kadın-erkek eşitliğini sağlamak hem de harem-selamlık kurumunu korumak için ilginç bir uygulama da düşünmüş. Öğlen saat 12’de bütün şehirde çanlar çalınıyor, toplar atılıyor ve erkekler için sokağa çıkma yasağı başlıyor. 2.5 saat boyunca şehir kadınlara kalıyor; tüm ticaret, üretim, idare ve benzeri işler kadınlar tarafından yürütülüyor...


Hazırlayan: Gülenay Börekçi

Facebook Yorumları

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!

İnternet sitemizde kullanılan çerezlerle ilgili bilgi almak ve tercihlerinizi yönetmek için Çerez Politikası, daha fazla bilgi için Aydınlatma Metni sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Sitemizi kullanarak çerezleri kullanmamızı kabul edersiniz.